FriendFeed'de bana abone ol

Üye Giriş

coloRSS



Otel E-posta
Cumartesi, 19 Ağustos 2006 14:28

Öyle hayatlar ki, hatırası kanlı ve sıcak. Sersemlikler, kendini kaybedişler, sefahet, yorgunluk, ayıp, çirkinlikler. Dumanlı gözlükleri takmadan insan içine çıkamıyorlar. Genç ve şaşkın kadınlar gebe kalmışlar. Gebe oldukları alınlarındaki gebelik lekelerinden belli; kimden gebe?

Sözde pansiyoncu madam bırakmazmış, erkek filân, ve kendisi de anlatır nasıl zevk aldığını. Rum madamın odasındaki değişmez aynalardan birinin arkasına saklamış olduğu küçük konyak şişesini nasıl yuvarladığını, sonra eczaneden aldığı parmak lâstiğine sıcak su doldurup kendini tatmin ettiğini; şimdi ise artık kolay kolay zevk almadığını; ama öyle olduğu halde yandaki odalarda rahatsız oluyorlar, başkaları. Bir akşam işin sonu gelmiyor, kadın hatırlıyor, eskiden senin arkadaşın olan nişanlısını. Tevekkeli değil diyor, içki arkadaşlığı. Meğer o da öyleymiş. Onları otelin ikinci kısmına alıyorlar ancak; ses seda çıkmasın diye. Çardaklı, ampüllü bahçeyi, bira çekenlerin arasından geçtikten sonraki iki katlı evin arka odalarından birine. Orada istediklerini yaparlar. Yine orada kucağınıza aldığınız kadınlar, kendini kaybedince yanlışlıkla, başka adamların isimlerini mırıldanırlar. Baş sövüşü vardır; ağzına kadar dolu sigara tablaları; votka şişesi. Çarşafsız yorgan insanın vücudunu dalar. Lavabolar, peşkirler; darda kalınca paravana arkasına kurulan portatif yataklar. Simone bir başka kadın, zavallı vücudu genç bir erkekten farksız. Pistir de. Cebinden bir fotoğraf çıkarır: sevgilisiyle birlikte moda bahçelerinden birinde bira içerlerken alınmış. O zaman da şimdiki kadar âdi. Bardağı tutan elin küçük parmağı yine kalkmış. Þimdi de konuşurken çatalı elinde dimdik tutar. Gözleri cam gibi parlak, seyrek dişli Sadıka onun kadar âdi değil. Ahlâksızdır sadece. İki kadın bir gün karşılaşır, birbirlerinin yüzünü tırmalarlar. Gözleri parıldayan hırslıdır. Delidir. Yine baş sövüşü yatağın yanında. İçki kadehleri, votka. Saat gündüzün onbiri. Yatıyorlar. Rahatlık yok. Bir sürü muamele. İçki kadehleri. Kapalı perdelerin arkasından soluk bir ışık sızıyor. Ne yapsalar düzensiz. O sırada alaturka bir şarkı. Kimbilir kaçtır saat? Belki de ortadaki avlunun akşam müşterileri gelmeğe başlamıştır. Dublelerle bira içiyorlardır. Radyoyu açmışlar. Çıngırak gibi bir ses ve bir şarkı: -kadınım... kadınım... Ah! Kadınım.

-Yesene! Baş söğüşü soğumuş. Biz söğüşüz de onun için söğüş alıyoruz her zaman. Ama yemiyoruz. İçerisi istemiyor. Kadının birdenbire kalp hastası olan annesi aklına geliyor. Giyiniyor; gelsin taksi; doğru Çukurbostan. Annesinin nefesi kesilmiş, gözleri pırtlamış. İş yok! Gözleri donmuş. Kapıyı açıyorum:"Sana inancı vardı, seviyorum demiştin, kızınızı..."

Þimdi ateşliyim. Gırtlağım yanıyor. Kötü kötü terliyorum. Evet ama ne idi o gece yarısı, levâzım subayının tabancayı dayaması göğsüme, Taksim meydanında? Beraber içilmişti. Ne oldu levazım subayı? Ne oldu tabancası? Fırında palamut vardı; sen de bana ye demiştin. O zamanlar hiç yemezdim. Nasıl yedirmiştin. Daha eski zamanlardı. Adam yatıyordu. Otel odasının duvarları filizi boyalı. Gerçek olmıyan bir aydınlıkta insanın gözünü alan yağlı boya filizi duvarlar. Yan odalardan hafif, kapalı sesler geliyor. Uyumak istiyordun. O nefes darlığı kesilmiyor. Þimdi bile! Toptan bir uyku. Dinlenmek. Bir yudum daha votka! Zamanlar geçiyor. Gözlerini kapıyordun. Uzaktan uzaktan sesler geliyor. Bir de yandaki odalardan gelen sesler. Birisi kalkıyor, muşambanın üzerinde çıplak ayakla yürüyor; bir yere su döküyorlar; bir kapı açılıp kapanıyor; merdivende ayak sesleri. Kapalısın; nerde utangaçlığın? Gözlerin kendiliğinden açılıyor. Tavan da filizi; bir tuhaf parıldıyor. Soğuk sular akan çeşmeler. Küçücük minareli çıra kokan camiler. Küçücük minareler. Bir alay inanmış insan arasında sen de varsın. Ölçüsünü bilmediğim bir süresi yaşıyorum. İçim geçmiş olacak. Bu ne gürültüsü? Bir yeri mi yıkıyorlar? Korkulu rüyalar gürültülü müdür? Kollarımdan bacaklarımdan kan çekilmiş. Votka, bir de üzüm tanesi! İçim serinliyor. İki yastığı başımın altına koyuyorum. Beynim zonkluyor. Lâmbayı açık bırakmışız, nasıl kalkıp düğmeyi çevirmeli? Göğsüm yanıyor. Hava sıcak mı? Yazda mıyız? Yandaki odadan iniltiler geliyor. Yalnızsın işte. Öylesine ki! Denizi hatırlıyorsun. Çok uzakta. Oraya nasıl gidilir? Baş dönmesi, taksiler, adamlar, bilet memurları, garson, emanetçi, orospular. Onların ailesi! Denizde yarı ölü lodos balıkları gibi tersin dönecek. Uyku hem var hem de rahat ettirmiyor, kucaklamıyor seni. Ayağa kalkıyorum gidip lavaboya işiyorum. Faydası yok işediğim yöne. Ölçüler kaybedilmiş. Kocakarı suratlı otel kâtibi şimdi kapıyı açsa. İşediğimi görse! Vız gelir, ama sıkar. İnsanın dünya yüzündeki rahatsızlığını başkaları görmemeli! Nasıl görmüştüm, o beni görmezken Sayın Necmi'yi, kendi odasında. Yüksek memur odasında, bir yaz günü gömlekleydi. Telefona gitti. Ensesini kaşıdı. Her zaman sol tarafa kayarak gülen dudakları çatılmıştı. Ensesini kaşıdı. Durdu. Yeniden telefona gitti bir numara çevirdi. Vazgeçti. Rahatsızdı. Utandım sonunda kendimden. Neden görmüştüm bedbahtlığını onun?

İçim geçiyor. Baş aşağı karanlıklara yuvarlanıyorum. Ne kadar sürüyor, düşünmeden, duygularla çarpışmadan geçen zaman? bilmiyorum. Ne kadar zaman bilmem. Tanıdığım bir kokuyla gözünü açıyorum. Sonra yanımda sıcak bir vücut hissediyorum. Sonra yine karanlığa gömülüyorum.

Annesi ölmüş. Ölüşünü görmüş. Yine de onun ismini mırıldanıyor kendinden geçtikçe. Adamın her yeri sıcaktan yanıyor. Karnı kaşınıyor. Kolları uyuşmuş. Derinlere yuvarlanıyorlar nefes darlığı içinde. Kadın tellâlı! namussuzluk; yastıkların içine saklanan paralar; saat hırsızları; koca karı suratlı otel kâtibi; ölüm haberleri; ne biçim kızgınlık? Hayvan kokuları; gelip geçici baygınlıklar; çılgınlık köpekleri; açık yaşıyanlar; otellerin havasız odalarında bayılıp, nefes arıyanlar. Lavabolar; ayıplar; peşkirler. Yandaki apartmanın üst katlarından bir çocuk ağlaması geliyor. Kötü bakıyor olmalılar çocuğa. O deminki şarkıya bu ağlama karışıyor. Perdeler kapalı. Saat kaçtır belli değil. Bütün saatları çalmışlar. Kadın! Bütün saatleri çalarsın değil mi? Yatağın içine oturmuş ağlamak istiyor annesine, sen sıkılıyorsun. O seni insan biliyordu. Kendisini de. Ve şimdi ağlıyamıyor. Neredeyiz? Dışardan otomobil, tramvay sesleri geliyor; erkek, erkek, vapur düdükleri duyulmuyor. Deniz yanında bir otelde değiliz. Mahalle arasında, ana yol üzerinde, şimdi yıktıkları, kazma sesleriyle çöken otel. Kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor; merdivenden ayak sesler; helânın sifonunu çekiyorlar: Oh! Suyun birden boşalması ne rahat! Adam büzülmüş yatıyor, uyumak istiyor. Kadın yatağın içine oturmuş ağlamaya zorluyor kendini. Sanki sahiden olurmuş? Sahiden mesut sahiden bedbaht olmak? Ya dışarısı günlük güneşlikse? Ya birkaç gün geçmiş de yine gündüz olmuşsa? Adım atmak, aydınlığa çıkmak o kadar zor. Buraya gelmezden evvel bir sinemaya gitmişler. Aptal bir film. Melodram: Sevgi hikayeleri, kahramanlık, erkeklik, fedakârlık, ayrılıp baştan birbirine kavuşmak. Kadın ağlamıştı o zaman! Başım dönüyordu; kendimizi otele attık dinlenmek için. Kaç gecedir uykusuz. Biraz votka, biraz baş söğüşü. Adam rahatsız. Adam sıkılıyor. Kadın ağlıyamıyor. -Annen nasıl? -öldü? Adam yutkundukça zehir gibi sıkıntıyı yutuyor. "-Annem seni severdi. İnanırdı sana. Neden bir şey yapamadık." "-Uykum var. Kalkamam, ateşim var. Belki bozuğum." Kürkünü çıkarıyor. Çırılçıplak. Bana sarılıyor. Kısık sesi daha da kısılmış. Ağlamak istiyor, ağlıyamıyor. O kadar da sahici insan, deli kadın. Yine, sevdiğinin ismini mırıldanıyor, sevişmeye kapılıp, kendini kaybedince.

Nasıl sarılmışlardı birbirlerine! Oda büsbütün kararıyor. Bir yerden tekrardan sifonu çekiyorlar. Çılgınlık. Þarr! Bir su akıntısı... Gece yarısı bütün bir duvarın yıkılması ile uyanıyorum. Erkenden karşıki oteli yıkmaya başlamış işçiler. Oradaki hayatların gölgeleri de göçüp gidiyor onlar duvarları yıktıkça. Öyle şeyler var mıydı? Yaşamak mı denirdi o şeylere? Bir taraflarım kaşınıyor. İçimi kandırmayan sular içiyorum. Bir zamanlar başkaları yaşamışlar buralarda!

Bu gece, çirkin ve soğuk bir ay üzerime abanıyor. Varsın yıksınlar istedikleri otelleri.

Fikret Ürgüp