FriendFeed'de bana abone ol

Üye Giriş

coloRSS



Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi? E-posta
Cumartesi, 19 Ağustos 2006 16:30

1. 

Hic kırda yasamadım. Baskaları gibi kısa sureler icin bile kırlık bir yerde kalmadım. Buna karsılık kırları ovdugum bir siir yazdım; dizelerimi kırlara borclu oldugumu soyluyorum bu siirde. Pek ovguye deger bir siir degil sanırım. Yazılabilecek en az icten seylerden biri: kusursuz bir yalan. Oysa simdi kendi kendime soruyorum: gercekten bir ictenlik eksikligi mi bu? Sanat her zaman yalan soylemez mi zaten? En cok yalan soyledigi zaman, en yaratıcı oldugu zaman degil midir? O dizeler yazıldıysa, sanatın bir etkinligi degil mi bu? (O dizelerin kusurları, kuskusuz ictenlik eksikliginden gelmiyor: en icten heyecanlara kapıldıgında, cogu kez basarısız oluyor insan.) Bu dizeleri kurdugumda sanatsal bir ictenligim yok muydu? Dusgucum sanki gercekten kırda yasamısım gibi calısmıyor muydu? - 5.7.1902

 

2. Kendimde olaganustu yetiler bulundugunu hissediyorum. ınanıyorum ki isteseydim buyuk bir doktor, bir avukat, bir maliyeci, bir muhendis olabilirdim. ıki sey gerekirdi bana: ogrenmek icin zaman ve yazından vazgecmek icin istenc gucu. Dusuncemin bir yanılsaması mı bu dersiniz? Yeteneklerimi biraz fazla onemsemek mi? Ya da butun yazarlarda ortak, dogal bir sey mi? -Butun yazarların sahip oldugu bir guc mu demek istiyorum. Her turlu pratik calısma, bana kolay geliyor. Ama sunu da kabul etmeliyim: bu kanıda olmama karsın, bana gerekli zaman tanınmazsa, pratik yasamda basarı gostermem olanaksız. Ama o zaman da genel kategoriye dusuyorum: zaman verilen her insan, orta yetenekte bile olsa, basarılı olabilir. Ama hayır; beni ustun kılan -buna inanıyorum- cok daha az zamana gereksinmem olması. Yine de pratik islerde basarılı olamayacagımın bilincindeyim, cunku ruhumu yaralayacak bir zorlama yapmadan, yazın bankeıing'ini derin benligimden koparıp atmam olanaksız. Aklıma baska bir sey geliyor. Bu icimde duydugum yetenek, pratik isler karsısında duydugum rahatlıgın ortaya cıkardıgı yetenek, yazından, surekli kafa yormaktan, dusgucunun sharpening'ınden gelmiyor mu acaba? Acı cekmeden Dusgucu'nu yadsımaya zorlayabilseydim kendimi, belki gucumu de yitirirdim ve pratik isler, sıradan insanlara oldugu kadar zor gelebilirdi bana. Ama sanmıyorum. Yetenek iste burada. Benim zayıflıgım -ya da gucum, sanatsal calısmaya iyi kotu bir deger veriliyorsa- yazını, ya da daha dogrusu Dusgucu'nun o tadına doyulmaz calkantısını yadsıyamayısımda. 18.8.1902  3. Gercek ve Yalan var mıdır? Ya da yalnızca Yeni ve Eski mi vardır -Yalan, Gercegin Yaslılıgı mıdır yoksa?  4. Sık sık gozlemlerim: sozcuklere pek onem vermez insanlar. Acıklayayım. Sıradan bir insanın (sıradan sozcuguyle aptal demek istemiyorum, yalnızca ozellikleri olmayan birinin) bir kanısı vardır, bir kurum ya da basmakalıp bir dusunceye karsı cıkar; ama buyuk cogunlugun tersini dusundugunu bildigi icin susar; konusmanın gereksiz olduguna ve hicbir seyi degistiremeyecegine inanmıstır cunku. Oysa buyuk bir yanılgı bu. Ben baska turlu davranırım. Diyelim ki olum cezasına karsıyım. ılk fırsatta soylerim bunu; soylediklerimin, egemen gucleri hemen yarın olum cezasını kaldırmaya itecegini sandıgımdan degil; bunun benim dusuncemin utkusuna katkıda bulunacagına inandıgım icin. Kimsenin benimle aynı dusuncede olmaması pek onemli degildir. Sozlerim yitip gitmez nasıl olsa. Belki biri yineler onları, dinleyecek ve hesaba katacak birilerinin kulaklarına ulasırlar. Belki bugun aynı dusuncede olmayanlardan biri, daha sonra, baska ve daha uygun kosullarda anımsar onları; belki aklı yatar ya da en azından sarsılır. Eylem'i gerektiren baska toplumsal konular icin de bu boyle. Cekingen biri oldugumu biliyorum ben, eyleme gecmek elimde degil. Ama sozlerimin yararsız oldugunu sanmıyorum. Bir baskası eyleme gecer bir gun ama benim, bu cekingenin sozleri, onun eylemini kolaylastırır. Araziyi temizleyip duzler. 9.11.1902  5. Askım ustune yazmayı dusundum. Ama yapmayacagım bunu. Onyargı ne kadar guclu! Ben ondan kurtuldum, ama bu sayfayı gorebilecek henuz tutsak insanları dusunuyorum. Ve duruyorum. Ne gucsuzluk! Yine de bir harf yazmak istiyorum -T- bu anı simgelemek icin. 9.11.1902 6. Kim bilir ne tur kosnul dusunceler yonetmistir yazın yapıtlarının cogunun olusumunu! Algılamayı saptıran (ya da bicimini bozan), yalnız kosnul dusunceler! Ve kimi romanlarda (cogunlukla ıngiliz romanlarında) elestirmenlerin begenmedigi yanlar -onları sasırtan, sanki yazar isteyerek kotu yazmıs gibi duran bolumler-, cogu kez yazarın bir duyguya ya da kosnul bir duruma boyun egmesinin sonucudur. Bu duygu oylesine guclu -kimi zaman oylesine siirsel, oylesine olaganustudur ki, dogumuna eslik ettigi sozcuklerle bir butun olusturur. Bu nedenle de, aylar sonra bile olsa, yazdıklarını yeniden okudugunda, bir seyleri degistirmek ya da duzeltmek elinden gelmez yazarın. Cunku sozcuklerle birlikte eski duygunun hayaleti de cıkar ortaya ve yazarı, yapıtının bir bolumu onunde sanki color blind'a donusturur. 12.11.1902 7. Sapkınlık insana guc verir mi bilmem. Kimi zaman verdigi ne inanırım. Ama yucelik kaynagı oldugundan hic kuskum yok. 13.12.1902 8. Yalnız insanlar, bizim gormedigimiz seyleri gorurler: dunya ya son derece duyarlı bir bakısla bakarlar. Yalnızlık, derin dusunce ve dunyadan elini etegini cekme, ruhu inceltir, keskinlestirir. Bizse insanlarla goruserek, dusunmekten kacarak ve yeryuzu zevkleriyle koreltiriz onu. Bu nedenle bizim gormediklerimizi gorurler. Bir odada yalnız basına kalan insan, saatin vuruslarını acık secik duyar. Ama iceri biri girer ve bir konusma baslarsa onu artık duymaz olur. Vuruslar duyulmaz hale gelmemistir oysa. 9. Buyuk siirlerin kusurlarını kesfetmek icin zaman gerekir. Yayınlandıklarında uyandırdıkları ilk duygu, hayranlık olur; ve bu hayranlık dagılmadıkca ya da degisime ugramadıkca, en keskin gozlu elestirmenler bile kusurlarını goremezler siirin. Garip bir ozelligi bu insanoglunun: ancak hayran olmadıgında bir yargıya varabilir. 10. Genc bir ozan, beni gormeye geldi. Cok yoksul, yazın calısmalarıyla yasayan biri ve yasadıgım guzel ev, ona usulunce cay ikram eden hizmetcim, iyi bir terzide dikilmis giysilerim, sanırım biraz huzunlendirdi onu. "Ne korkunc sey, yasamını kazanmak icin savasmak zorunda olmak" dedi, "dergisi icin abone, kitapları icin musteri pesinde kosmak..." Onu yanılgıda bırakmak istemedim ve asagı yukarı sunları soyledim: durumu zor ve tatsızdı ama ben nasıl da pahalı odemistim kucuk lukslerimi! Onlar icin dogal yetenegimden uzaklastım, bir devlet gorevlisi oldum (ne gulunc durum!), her gun bir suru degerli zamanı harcıyorum ve buna, arkadan gelen cesaret yitirme ve yorgunluk saatleri ekleniyor. Ne yıkım! Ne buyuk ihanet! Oysa o yoksul genc, tek bir saat bile yitirmiyor ve Sanat'ın cocugu kimligine sadık kalıyor. Çogu kez, calıstıgım sıralarda, guzel bir dusunce gelir aklıma, az bulunur bir imge, kusursuz bir iki dize ve onları unutmak zorunda kalırım, cunku buro isleri bekleyemez. Sonra eve dondugumde, biraz dinlendikten sonra onları anımsamaya calısırım ama bosuna. Dogrusu da budur. Sanat soyle der sanki bana: Ben, geldiginde kovulabilen, cagırıldıgında da yeniden gelen bir hizmetci degilim. Dunyanın en buyuk Hanımefendisiyim ben. Ve sen, zavallı guzel evin, guzel giysilerin ve zavallı iyi konumun icin beni yadsıdıysan -sefil hain- o zaman bununla yetin (nasıl yaparsın bilmem!) ve yalnızca beni karsılamaya ha zır oldu~un o cok ender zamanlarda geldigimin farkındaysan, esikte dur ve bekle beni, o her gun bulunman gereken yerde. Haziran 1905 11. İyi bir terzinin diktigi giysi, kusursuz bicimde yalnızca bir kisiye uyar; bir yagmurluk, iki ya da uc kisiye. Ben de boyleyim iste: siirlerim bir duruma uyabilir (to fit), belki de iki ucune... Benzetme kucultucu gelebilir; bense tersine dogru ve teselli edici buluyorum onu. Herkese gore degildir benim siirlerim, birkac kisiye goredir. Az sey degildir bu da. Has siir olduklarının kanıtıdır. 9. 7.1905  12. İngiliz yazınını soguk bulmama neden olan sey -ıngiliz dilinin kimi boslukları dısında-, nasıl soylemeli bilmiyorum, tutuculugu, geleneklerden kopmakta zorluk cekmesi, -ya da bunu yapmak istememesi-, aktoreyle ters dusmekten korkması ya da sahte-aktoresidir sanıyorum (ikiyuzlu bir aktoreyi boyle tanımlamak gerek). Þu son on yıl icinde, askın yeni goruntusunu korkusuzca ele alan ve cozumleyen, cok sayıda -iyi ya da kotu- Fransız romanı yazıldı. Yeni bir goruntu mu bu gercekten; hayır, ama onyargının onu bir delilik (bilim tersini soyluyor oysa) ya da suc (mantık tersini soyluyor oysa) sayması yuzunden, yuzyıllar boyunca gormezlikten gelinmisti. Bildigim hicbir ıngiliz kitabı yok bu konuda. Neden? Cunku onyargılara karsı cıkmaktan korkuyorlar. Oysa bu ask, ıngiltere'de de var, baska butun uluslarda da -ve hep vardı-, yalnızca birkac kisi icin de olsa. 13. Toplumun -ne saglık tutkusundan ne de akıldan dogan- zavallı kuralları, yapıtımı kısıtladılar. Anlatımımı zincire vurdular, benim gibilere ısık ve heyecan tasımamı engellediler. Yasam kosulları, ıngiliz diline egemen olabilmek icin uzun sure ugras mamı gerektirdi. Ne yazık! Aynı cabayı, Fransızca ogrenmek icin harcasaydım -kosullar izin verseydi, Fransızca bana o denli yararlı olsaydı- belki de, aynı anda hem soyleyen, hem susan adıllarla kendimi daha ozgur bicimde anlatabilirdim. Ama ne gelir elden! Estetik acıdan bir basarısızlık bu. Tartısma konusu olarak kalacagım hep ve yalnızca yadsıdıgım seylerden yola cıkarak butunuyle anlayabilecekler beni. 15.12.1905 14. Ne buyuk bir aldatmacadır Sanat, ictenlikten soz ettiginde. Oturup kimi sorunlar ustune yazmaya baslarsınız -cogu kez dus gucunuzle- sonra zaman gecer, acaba yanıldım mı diye sorarsınız kendi kendinize. Yaslılık konusunda Mumları, Yaslıların Ruhları'nı ve Yaslı Adam'ı yazdım. Yaslılıga dogru ilerlerken ya da en azından olgunluk yaslarında, bu son siirin hicbir dogru yanı olmadıgının farkına vardım. Yaslıların Ruhları simdilik dogru gorunuyor ama yetmis yasına geldigimde onu da bir o kadar yanlıs bulmayacagımı kim soyleyebilir? Ya Mumlar, o dogrudur umarım! Betimleyici siir -tarihsel olaylar, doganın fotografları (ne korkunc sozcuk!)- daha guvenli belki. Ama o da zavallı ve kısa omurlu. 1906 15. Kimi zaman, dusundugum ve karmasık dusunceler olusturdugumda, nesnelerin iliskilerini, sonuclarını gozden gecirdigim de, baskalarının benim gibi dusunemedigi, duyamadıgı dusuncesine kapılırım ve bu beni unconfortable yapar. Cunku soyle derim kendi kendime: ne haksızlık boylesi bir dahi olmam ve kimsenin beni tanımaması, kabul etmemesi. Ve yanılma olasılıgım, baskalarının da benim gibi dogru ve gorkemli bicimde dusunebilmesi olasılıgı, beni rahatlatır. Demek ne kadar guclu, ılgi ve Karsılık Gorme ıstegi! Baskalarından ustun ve tanınmamıs olmaktansa cogunluga benzer olma dusuncesi rahatlatıyor beni. 16. Heyecan olmadan -ki bunun icine ofkeyi de katıyorum- insanoglunun eyleme gecmesi olanaksızdır. Oysa heyecan icinde dogru durust bir eylem yapılamaz. Onu asmak gerekir, sonuc alabilmek icin. Ama o zaman bile -durgunluga geri donuldugunde- yaptıklarımız, heyecanda dogan yapıtlardır. Fazla heyecanlanan iyi bir is cıkaramaz; hic heyecanlanmayan da oyle. 17. Sonunda ıskenderiye'ye alıstım ve zengin de olsam, buyuk olasılıkla burada kalırım artık. Ama nasıl da agır geliyor bu bana! Ne zorlukları, ne agırlıkları var kucuk bir kentin -ne buyuk bir ozgurluk yoksunlugu! Burada kalırım (yine de cok kesin degil bu) cunku burası sanki yasamımın anılarına baglı bir vatan benim icin. Oysa benim gibi -onca farklı- biri icin, buyuk bir kent ne kadar da gerekli! Londra, ornegin. R.M. gittiginden beri aklımdan cıkmıyor bu. 28.4.1907 18. İkinci bir is -insanın tum zamanını almayan, ne cok agır, ne de cok oyalayıcı bir ekmek kapısı- sanatcı icin onemli bir kolaylıktır. ıt refreshes him, arındırır onu, dinlendirir neredeyse. En azından kimileri icin bu boyle. 13.5.1907 19. Bu aksam Baudelaire ustune bir kitap okuyordum. Yazarı sanki saskına donmustu Les Fleurs du Mal karsısında. Les F'leurs du Mal'ı yeniden okumayalı cok oldu. Anımsadıgım kadarıyla bu kitap, cok da sasırtıcı degildir. Baudelaire'in cok sınırlı bir zevkler cemberi icinde kaldıgı izlenimi vardır bende. Dun gece ornegin, ya da gecen Carsamba ve daha kimbilir kac kez, cok daha ozel tadlar yasadım, gerceklestirdim, dusledim, duzenledim ben sessizce. 22.9.1907 20. Halkın, yoksul genc insanların guzelligi, hosuma gidiyor ve heyecanlandırıyor beni. Hizmetciler, isciler, kucuk memurlar, satıcılar. Yoksun oldukları seyin dengelenmesi bu sanki. Tum bu calısma, tum bu devinim, bedenlerini inceltiyor, uyumlu kılıyor. Neredeyse her zaman ince yapılı oluyorlar. ıceride calısınca acık, dısarıda bronz tenli yuzlerinin hos ve siirsel bir rengi var. Zengin genclerse tersine; ya hastalıklı ve gucsuz ya da yeme icme ve fazla yumusak yataklar yuzunden yaglı ve sisman oluyorlar. Sanki tefeci atalarından kalma bir hırsızlık ve siddet cirkinligi patlıyor, sis ya da gelismemis suratlarında. 29.6.1908 21. Bir izlenimin etkisi altında ya da az sonra bir siir yazarsınız. ızlenim -duyumsal ya da dusunsel-, canlı ve ictendir: ondan dogan siir de (yalnızca izlenim boyle oldugu icin degil ama mutlu bir rastlantıyla) iyi, canlı ve icten bir siir olur. Sonra zaman gecer. Ve o izlenim -daha once bilmediginiz baska ayrıntıların ya da onu doguran nesneler ve kisilerdeki degisimin etkisiyle- bos ya da gulunc gelebilir size. Aynı anda, siir de. Oysa bu dogru mu bilmiyorum. neden bir siiri 1904'un havasından alıp 1908'in kine tasımalı? Neyse ki cogunlukla karanlıktır siirler ve bu sayede baska duygulara, benzer durumlara uyabilirler. 11. 7.1908 22. Yasamda basarılı olmak ve saygı uyandırmak icin agırbaslı olmak gerektigini biliyorum. Ama bu benim icin oldukca zor; agırbaslılıktan hoslanmıyorum. Acıklayayım: agırbaslılık gerek tiren konularda agırbaslılıgı, olsa olsa bir yarım saat seviyorum; ya da gunde bir, iki, uc saat. Kimi zaman neredeyse tam bir gun. Geri kalan zamandaysa dalga gecmeyi, sakayı, alayı, hum-bugging'i seviyorum. Ama pek uygun dusmuyor bu. ısimi tehlikeye atıyor. Çunku cogunlukla aptal ve cahil insanlarla benim isim. Onlar da hep agırbaslı oluyorlar. Hayvanca bir agırbaslılık goruluyor suratlarında; nasıl saka yapsınlar, anlamıyorlar ki. Agırbaslı suratlarına yansıyor bu. Bilgisizlikleri ve aptallıkları yuzunden her sey zor, her sey sorunlu geliyor onlara, bu nedenle de agır baslılık, okuzlerinki, koyunlarınki gibi yayılıyor yuz cizgilerine (nasıl da agırbaslıdır hayvanların yuzleri!). Þakacı insansa genellikle hor goruluyor; en azından onemsenmiyor, cevresine guven vermiyor. Bu yuzden ben de insanlara agırbaslı bir yuz gostermeye caba harcıyorum. ıslerimi buyuk olcude kolaylastırdıgı gordum bunun. Ama icimden bol bol guluyorum, dalga geciyorum. 26.10.1908 23. Yaz mevsimini yeglerim. Gercek yazları; Mısır'ın ya da Yunanistan'ın yazlarını, gorkemli ogle saatlerini, insanı bitkin dusuren Agustos gecelerini. Buna karsılık, yazın daha cok calıstıgı mı (sanatsal konularda) soyleyemem. Yazın goruntuleri, yazın duyumları, cok sayıda izlenim bırakır bende, ama bunların dogrudan yazınsal bir calısmaya dokulebilecegini sanmam. Dogrudan diyorum, cunku sanatsal izlenimler, bir sure kullanılmadan kalırlar, baska dusunceler dogururlar, baska etkiler altında degisirler ve gunun birinde yazılı sozcuklerde billurlastıklarında, tam olarak ne zaman dogmaya basladıklarını, yazılı sozcuklerin gercekte nereden ortaya cıktıgını anımsamak kolay degildir artık. 1909 yazı 24. Yasamım kosnul dalgalanmalarla, -kimi zaman gerceklesen sevda dusleriyle akıp gidiyor. Yapıtımsa, dusunceye yoneliyor. Dogrusu da bu olsa gerek. Gercekten de yapıtım, bir yerlerde sozunu ettigim, cesitli yorumlara acık su amforaya benziyor. Ve ask yasamım, boylece anlatımını buluyor - yalnızca aptallar icin karanlık. Daha cok ortalıkta gorunseydim, belki de sanat icin yeterli yer kalmayacaktı bana. Eskiler gibi calısıyorum. Tarih, felsefe, trajik mitoslarla dolu dramlar yazıyorlardı -askın esiniyle- tıpkı benim gibi. 20.6.1910 25. Ne korkunc, su katılık ustune yeni felsefi dusunceler, gucluklerin haklı egemenligi, kucukleri, zayıfları ortadan kaldıran savasın sozde saglıklılıgı, vb. Madem toplum biciminde yasamak zorundayız, madem uygarlık buna baglı, madem bununla insanlıgı baslangıcta tehdit eden en zor kosullara direnmeyi basarmısız - ne anlamı var bu katılık, egemenlik ustune deliliklerin... Gercekten uygularsak, bunların bizi insanlıgın yokedilmesi ne goturdugunu goruruz. Burada bir guclu, dogrudan ya da dolaylı bicimde on zayıfı yok eder; otede baska bir guclu, baska on zayıfı; ve bu boyle surer gider. Sonunda yalnızca gucluler kalır ortada. Bunların arasında kimileri, daha az gucludur. ılk zayıflar ortadan kalktıktan sonra onlar zayıf olur artık; onların da yok dilmesi gerekir, onar onar, beser beser, ikiser ikiser... Sonunda en guclu ya da esit gucte bir iki l~isi kalana kadar surer bu. Ya onlar nasıl surdururler yasamlarını? Katılık degil, tersine Yakınlıktır, Sefkattir, Acımadır, (olculu ve kuskusuz abartısız olmak kosuluyla) ıyiliktir, Gucu ve Bilgeligi olusturan. 10.9.1910 26. Bizden sonra gelecekler icin ozenle, titizlikle calısıyorum. Bir yasam disiplini, bir duzen hazırlamak icin; yasamları ne denli uzun olursa, o denli yararlı olacak bu onlara. 1.4.1911 27. _- - _ - - _ - _- - _ - - _ - _- _ -_-  Asagı yukarı boyle bir seydi. Onceki gun, boyle not etmistim cigara paketinin ustune ve oradan aktarıyorum. Not ederken -sokaktan gecen iki gencin soyledigi turkunun tartımıydı bu- bir seylere yarayabilecegini dusunmustum. Ama hicbir sey yapamadım onunla. Ezgi pek guzel degildi, simdi anlıyorum bunu ama sesler hostu. Ve beni pencereye cagırdıklarında ezgi ve sesler, daha da guzellestiler, cunku o iki genc -yirmi iki, yirmi uc yaslarında iki delikanlı- dussel bir guzellik goruntusu olusturuyorlardı. O ne bedenler, ne saclar, ne yuzler, ne dudaklardı! Yalnızca bir an kaldılar. Ve ben, sanatcı, bir ezgiyi not ederken bir seyler yaptıgımı sandım. Simdi cok az gorunuyor bu bana, sanırım cok da yararsız. Onceki gun gozlerimin onunden gecen tek siir, iki cocugun guzelligiydi. Eger bellegim bunu izlerini saklayıp yaratıcı bir heyecan anında bana geri verirse, kim bilir belki de sanatımda bir seyler kalır bu guzelligin kısacık gecisinden.  

7.10.1911

 

Konstantinos Kavafis