FriendFeed'de bana abone ol

Üye Giriş

coloRSS



Sis E-posta
Perşembe, 16 Kasım 2006 10:32
ece yol

:AE:
Uzun süredir girilmediğinden boğucu bir küf kokusuyla sarmalanmış, yırtık, çizik, sökük, kırık kısımlarıyla geçmişlerinden izler taşıyan eşyalar arasından ilerleyerek çıkış kapısına doğru yöneldim. Dedemi kaybettikten sonra bu daireye ilk defa girdiğimi düşünerek, kapıyı yavaşça ve özenle kapattım. Ölümün yaşlı yüzü mü yoksa içime işleyen uyuşuk sessizlik mi bu gereksiz saygıya itiyordu beni? Merdivenleri inerken basamakları ayakuçlarıma basarak tek tek adımladım; bir önceki yavaşlığa eşlik eden bir hassasiyetle. Sanki en ufak ses dünyanın sonunu getirtecekti. Bunun saçma bir his olduğunu anlıyor ama kendi bedenimin hareketlerini değiştiremiyordum. Bir tutulma, çekim gücü beni yönlendiriyordu. Yol yorgunluğundandır diye düşündüm.
Yaklaşık yedi saatlik yolculuğu, otobüs penceresinden etrafa bakarak ve yarı düşte yarı uyanık halde dedemin hatırasıyla boğuşarak hoşnutsuz bir halde geçirdim. Tüm çocukluğum dedemin yanında geçmişti. Üniversite okumak için ayrıldığım dedemi her ziyaretimde zamanın koyu bir sis gibi üzerime çullandığını, her şeyin bu yoğunlukta yitip gittiğini hatırladım. Her gelişimde tüm yaşam duruyor ve denizin ortasında bir sandalda yapa yapayalnız belirsiz bir yöne doğru sürükleniyordum. Dedem insanı kangren edecek kadar sakin, inişsiz çıkışsız ses tonuyla daha ilk cümlesinden anlatmaya başlıyordu. Anılarla örülü bir yığın sözcük havada kavisler çizerek tüm eve yayılırken, ses tellerimin son haddine kadar gerildiğini hisseder ve “Kes!” dememek için kendimi zor tutardım. Þimdi kendime dedemi sevip sevmediğimi sorduğumda, yaşlıları sevmediğime emin oluyorum. Belki hastalıklı bir düşünce ama ‘ben neler yaşadım, neler gördüm’ halleri, bu rahatsız edeci geveze sessizlikleri beni çıldırtıyor.

Benzeri düşünceler beynimin gizli köşelerinde çarpışırken 5 numarada oturan ve dedeme yıllarca yarenlik eden Nurhayat teyzeye uğramam gerektiğini hatırladım. Dedemin ölmeden üç ay önce bana bıraktığı ve ölümü halinde kendisine iletmemi istediği paketi bırakmam gerekiyordu. Dedem, bu kadına gençliğinden beri karşılıksız bir aşkla bağlıydı. Kime zaman alevlenen kimi zaman durulan bu aşk hikâyesi yaşlılığın öldürücü sisine karışmıştı artık. Bugün bu görevi yerine getirecektim. Evet, bu daha çok bir görevdi. İkircikli bir insanım ve bu işi ancak bir görev olarak algılarsam daha fazla savsaklamadan yerine getirebileceğimi biliyorum. Aksi takdirde kendimi suçlu hissedecektim. Suçluluk hissinden bir türlü kurtulamıyorum. Zaman zaman düşüncelerimi bölen ve benim düşüm mü yoksa gerçek mi bilemediğim bir takım yargılamalar yapıyorum. Her düşüncemin bir yargıcı dikiliveriyor karşımda. Bazen tahammül edilmez durumlara düşüyorum.

Kapıyı iki kere tıklattım. İçerden usul usul terlik tıkırtısı geliyordu. Kapı azıcık aralandı. Evvelce pek güzel olduğu hemen ilk bakışta anlaşılan Nurhayat teyze, beni görünce halen ışıltısını yitirmeyen ama artık çok derinlerde gömülü olan gözleriyle gülümsedi. İçeri girdim. Kirli postallarımın bağını çözdüm ve paltomu çıkarıp nakışlı koltuğun kenarına bıraktım. Evde yaşlı birinin kaldığını hemen belli eden ve insanı oturduğu yerden bir daha kaldıramayacak kadar güçlü, ağlamaklı lanet bir hava vardı. Neredeyse yarım asırlık eşyalarla bezenmiş odada, kaloriferin yanındaki koltuk ve üzerindeki battaniye ölümü bekleyişin görülen yüzüydü. Sükûtun sisli beyaz örtüsü her yeri kaplamış ve zaman adeta durmuştu. İşte buydu beni çıldırtan. Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Beni çökük gözleriyle baştan aşağıya süzdü. Çehremin dedeme olan benzerliği, bir yığın anısını ve peşi sıra pişmanlıklarını ve hatalarını anımsatmış olacak ki başını yere eğerek öylece kaldı. Paketi, dantelle süslenmiş sehpanın üstüne bıraktım. Nurhayat teyze usulca kalktı ve öne doğru eğik yürüyüşüyle mutfağa yöneldi. İçerden gelen bardak çanak şıngırtıları sinirlerimi iyice geriyordu. Ne duruyordum hala? Bir türlü kalkıp gidemedim. Sanki dedemin evinde üzerime çöken o yoğun sis tekrar etrafımı sarmıştı. Pakete gözüm ilişti. Aylardır evimde bir köşede duruyordu ve ben içinde ne var diye hiç merak etmemiştim. Þimdi inanılmaz bir merak duygusu kaplamıştı içimi. İşte başlıyordum yine. Kontrolden çıkacağımı ve gereksiz bir şeyler yapacağımı artık biliyordum. Bu aniden peydahlanan meraklı halim, lüzumsuz uygunsuzluklarımdan biriydi. Paketi yokladım. Bu şekilde anlamam imkânsızdı. Açma isteği ile yanıp tutuşuyordum. Açmalıydım. Orada öylece kapalı durması beni rahatsız ediyordu. Elim gitti geldi, gitti geldi… Nurhayat teyze bu işkenceyi yaşatmak istiyormuşçasına odaya geri gelmiyor ve sürekli gürültü çıkarak her an geri gelebileceğinin işaretini veriyordu. Bu gerginliğin beni harap edeceğini biliyor ama nasıl bedenim üzerinde hâkimiyet kuramıyorsam aynı şekilde düşüncelerime de yön veremiyordum. Merakımdan, yaşlılara duyduğum tiksintiden, acımasız sessizliği bir çığlıkla bölme isteğimden, insanı sevemeyişimden, hepsi ama hepsinden suçluluk duyuyordum. Beklenen oldu; paketi açtım. İçinden kutuya özenle yerleştirilmiş dedemin çizgili pijama takımı, tıraş losyonu çıktı. İşte buydu; ne olabilirdi zaten. Bildiğimiz aşk hikâyesi. Ama artık çok geçti. Kulaklarıma kadar kızardım. Þimdi katlanılması güç bir basınç uzuvlarıma baskı yapıyordu. Derin bir suçluluk hissinin eşlik ettiği, oturduğum yere çakılmışlık hali dayanılır gibi değildi.

Kolumdan güç alarak kalktım. Kapıyı açtım ve son bir kez arkama baktım. Nurhayat teyzenin soru işareti şeklindeki bedeni mutfak kapısında belirdi. Eşikten adımımı atmam ve kapıyı kapatmam sanki asırlar sürdü. Merdivenleri ikişer ikişer hızla aşağıya doğru adımlarken düşüncelerimi toplamaya ve titreyen ellerime ve ayaklarıma hakim olmaya çalışıyordum. İçimi kemiren, belirsiz bir ruh haliyle apartmandan çıktım. Yukarı baktım. Nurhayat teyzenin penceresinden sisli bir ışık yansıyordu. Tek bir adım daha atamadım. Usul usul başlayıp şiddetlenen yağmurun altında öylece kala kaldım. Ne kadar böyle kaldım bilemiyorum. Enseme inen bir yumrukla irkildim. Çocukluk arkadaşım Yusuf’un dikkat çekecek kadar beyaz dişleri koca bir sırıtış olarak loş sokak ışığında parlıyordu:

- Orçun, Hey! Ne zaman geldin? İnsan bir haber verir. Duygu da ne zamandır seni soruyor. Gel şöyle. Neler yapıyor sun? Görüşmeyeli neredeyse iki sene oldu değil mi? Evet, evet iki sene oldu. Niye hiç aramıyorsun? Okul falan filan derken bizi unuttun. Geçenlerde dedene uğradım. Kaybettik ha koca ihtiyarı. İyisin değil mi?

Söylediklerini yarı dinler vaziyette öylece bakıyordum. Yağmurdan sığındığımız saçağın altında konuşmaya eşlik etmeye çalıştım. Ancak Yusuf’un makineli tüfekten sıkılan mermiler gibi artarda sıktığı sorulara ve cevabımı beklemeksizin kendince verdiği yanıtlara yetişmem imkânsızdı. Elime tutuşturduğu, adres ve telefon numarası yazılı kâğıda şöyle bir baktım. Yusuf halen susmadan bir şeyler söylüyordu. Ayrılırken:

- Ara ha! Gücenirim aramazsan. Önceden verilmiş bir sözüm var. Geç bile kaldım. Haydi hoşça kal.

Koşarak uzaklaşan Yusuf’un arkasından elime tutuşturulan kâğıdı önümde oluşmuş su birikintisine bırakıverdim. Üzerindeki rakamlar, inen yağmur damlalarına daha fazla dayanamayarak mavi bir leke halinde yayıldı. Yavaşça başımı kaldırarak Nurhayat teyzenin penceresine tekrar baktım. Yine sisli bir ışık yayılıyordu. Bir an önce lanet binadan uzaklaşmak için koşar adım yürümeye başladım. Belirsiz bir yönde attığım adımlarımı ilk sokak dönüşünde kaldığım otele yönelttim. Başım çatlayacak kadar ağrıyor, el değmemiş bir ormanın içindeymişçesine kalabalığın içinde debelenerek yürüyordum. Otele vardığımda yağmur hızını kesmiş, soğuk hava etkisini göstermeye başlamıştı. Anahtarlarımı resepsiyondaki görevliden istedim. Adam, okuduğu gazeteden gözlerini bir an olsun ayırmadan ağzına iliştirdiği kürdanı çevirerek umursamaz bir şekilde anahtarı uzattı:

- 8 numara. Bu gece de kalacak mısın?

Adama tek kelimeyle ‘gıcık’ olmuştum. Sevilecek bir tarafı da yoktu zaten. Kıllı ellerini, kurbağa gözlerini, burma bıyığını ve hepsinden öte şu kürdanlı ağzının görüntüsünü kaldıramıyordum. Yeterli bir neden değil miydi bütün bunlar?

- Evet kahrolası, dedim. Apansız çıkıverdi işte ağzımdan.

Adam nihayet gazeteden başını kaldırdı:

- Anlayamadım!

- Anlasan şaşardım, dedim.

O andan itibaren ne yapacağımı bende bilemedim. Bile bile adamı kavgaya davet etmiştim. Hâlbuki hiç yoktan başlattığım bu tartışmada, ne laf yetiştirecek takatim ne de vuracak gücüm vardı. Kuyruğumu kıstırıp yavaşça çekilsem de bu adamın beni bırakmaya niyeti olmadığını düşündüm. Her zamanki gibi yine abartmıştım. Bereket adamın da kavga etmeye niyeti yoktu. Sadece “siktir git”, diyerek elini kaldırdı. Ben de bu lafı yedim ve hiçbir şey söylemeden otelin ikinci katındaki odama çıktım. Odanın kapısını açarken ellerimin titrediğini fark ettim. Zorlanarak da olsa kapıyı açtım. Yangından güç bela kurtulmuş alev alev yanan biri nasıl koşarsa serin suya, ben de öyle attım kendimi odaya. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Günün yorgunluğuna dayanamayan bedenim ve ben az sonra derin bir uykuya daldık.

Uyanınca, nerede olduğumu fark etmekte zorlandım. İki büklüm çapraz bir şekilde yattığım yataktan doğruldum. Tekrar kendimi yatağa attım ama tüm kemiklerim ve kaslarım uykunun verdiği dinlenmişlikle yeni bir güne hazır vaziyette yataktan itiyordu beni. Kafam delik deşik edilmiş hedef tahtası gibiydi. Bir başıma olduğumu düşünerek perdeyi araladım. Gün ağarmak üzereydi ama havada yoğun bir sis vardı. Yine o herifi göreceğimi düşünerek, resepsiyona indim. Akşam görevli kürdanlı ağız gitmiş, görevi genç bir çocuk devralmıştı. Rahatladım. Çıkış işlemlerimi yaptırdım. Otelden çıktım. Kurtuluş Parkı’na doğru yürüdüm. Daha fazla Ankara’da kalmama gerek yoktu artık. Öyle ya kimseyi görmek istemiyordum. Allah’ın belası şu moruğa da paketi bırakmıştım. Yine de kalbim sıkışıyor ve içinden çıkamadığım düşüncelerin girdabında boğuluyordum. Bu düşkün halimden, içimde büyüyen boşluktan ve hedefi belirsiz kinden ürküyordum. Utanıyordum ve utanma elimde kalan tek saf duyguydu. Fuat’ı aramalı mıydım? Kendine gelmeden beni arama demişti ama çaresizdim. Kim dinlerdi? Kimin gücü yeterdi bu kadar saçmalığı dinlemeye? Kendi üzerimde tüm hâkimiyetimi kaybettiren, bir sözü ile yollara düştüğüm kim di? Okuduklarım, yaşadıklarım, dünya, sistem, çark, şeytan… Tüm bağlarımı bir kemirgen gibi koparıp ortada bırakan neydi? Artık körebe oynuyordum hayatın içinde. Yolumu gösteren tabelaların hepsini tüm hünerini göstererek dibe yönlendiren, içimdeki boşluk; yüreğim lanet sana! Allak bullak edilen hayatıma ve elimden alınan mutluluk oyunlarına artık bir daha geri dönemezdim. Önüme açılan her kapı, oluşun ağır sisine bulanmıştı bile. Her şeyi tesadüflere bırakmak ya da iradeli bir insan örneği göstermek, hangisi kurtuluşun anahtarıydı? Kafamdaki düşüncelerin ağırlığı eyleme geçmekte beni hareketsiz bırakıyordu. İçim feryat ederken, hafif hafif esen rüzgâr sonbahar rüzgârıyla düşen yapraklar, güzelliklerini sergilemek istercesine adımlarıma eşlik ediyordu…

Bulvara çıktığımda, sabahın o ürkütücü trafiği başlamıştı. Yönleri belliydi insanların; iş, okul, terminal, tren garı... Kimi az önce çıktıkları evlerine, o sıcacık yataklarına geri dönmek ve ilerlemek arasında kalmış halleriyle adımlarını hep ileriye ama hep geriye doğru atıyor ve uykulu gözlerini güç bela açabiliyordu. Sabahın bu homurtulu trafiği, kamu binaları ile sıralı Atatürk Bulvarı’ndan karşıya geçip tren garına doğru yürümeye karar verdim. İşte her şeyin olduğu; olacağı anmış bu. Benim için berbat geçmiş bir günün ertesinde yerimi ve yönümü bilmezliğimle baş başa kaldığım yine berbat bir gündü o kadar. Karşıdan karşıya geçmek üzere, tam Kızılay Meydanı’nın ortasında iki karşı cephe olarak sıralanan kalabalığa ben de dahil oldum. Karşıda bir kadın gözüme ilişti. İnce, uzun boylu ve kısacık saçları vardı. Kulaklığı dikkatimi çekmişti aslında. Ne dinliyor acaba diye düşünmüştüm bir an. Sonra uzakta olsa, gözlerim gözleriyle temas kurdu. Çökük ve büyük gözlerinde ölümü gördüm. Bu kadın da bir çekim gücü vardı, bir boşluk; gözlerimi onda kaybettim. Bu kısacak anda, kadının birden safından fırlamasıyla sarı ticari bir taksinin onu havaya fırlatması bir oldu. Önce hareket edemedim. Olduğum saftan, sadece sis içinde bir yumak insan görüyordum. Korna sesleri, bağırışlar… Koşarak bende katıldım o yumağa. “Çekilin!” dedim, “onu tanıyorum”. Başı kanıyordu, gözleri sürekli kayıyordu. Yarasına mendilimle bastırdım. Sis dağılıyordu ve ben ilk defa bir kadına “ne olur yaşa, beni bırakma”, dedim. Hiçbir kadını bu kadar sevmeyecektim…