|
emre koldaş Seni seviyorum. Senden öncekini de sevmiştim. Ondan öncekini de. Belki senden sonrakini de. Yok öyle değil. Ben herkesi seviyor değilim. Ãıpsevdi de değilim. Bunca yıllık hayatımda en fazla üç dört kere sevmişimdir. Hepinizi de ömrümün sonuna kadar sevebilirdim. Ama olmadı. Ben hep gördüm, beğendim, âşık oldum, sevdim ama söyleyemedim. İçine kapanık bir insan da değildim aslında. Ama söyleyemedim. Kendimi bildim bileli bu böyle sürdü, gitti. Daha minicikken aşık oldum sınıfın en güzel kızına. O kadar güzeldi ki tarif edilmez. Okul dışında bisikletiyle dolaşırdı, saçının soluna beyaz bir çiçek takarak. Ondan güzeli yoktu sınıfımda, ne de okulumda. Dünyada var mıydı ki? En sinir olduğum insan en yakın arkadaşıydı ya da o onunla konuşabiliyor diye ben gıcık oluyordum. Ne bileyim. Bu yaşta da bu kadar güzel olunmaz ki! O yüzündeki bebeksilik, pürüzsüz cildi, saçları ve beyaz çiçeği. Ãimdi düşünüyorum da yüzü tabiki bebek gibi olacaktı. O daha yedi yaşındaydı.
Ãimdi nasıldı acaba? O kadar güzel miydi? Hâlâ saçlarına çiçekler takıyor muydu arabasına binerken? Bilmiyorum. Okul bitti, onu hiç görmedim. Hâyâl oldu benim için. Ãimdi ona tabiki aşık değilim ama her zaman tebessümüm olmuştur bir zamanlar asla unutamayacağım aşkım. Onu asla unutmayacaktım. Onun gibisini bir daha bulamayacaktım. Hiç kimse o çiçeği o güzelim saçlarına bu kadar güzel konduramayacaktı. Bu farklı bir şeydi. Endam dedikleri şey buydu işte. İnsan görmeye görmeye alışıyor işte. Benim ilâcım da buydu. Görmüyordum, unutuyordum. Birisini ömür boyu göreyim, asla ulaşamayacağımı bileyim, ben yine de seviyordum. Birisini sevdiğimde, en güzel oluyordu, en iyi oluyordu, en havalı, en işveli, en cilveli, en bakımlı, en güzel kokulu oluyordu. Daha ötesi olmuyordu ondan. O birinci öncelikli oluyordu. Onun istekleri için hemen çareler aranıyor, bulunuyor, uygulanıyordu ama insanlar bunlara değer vermiyordu artık. Neye değer verdiklerini ben de bilmiyordum. Başkaları elde ediyordu da, ben niye sevdiğime kavuşamıyordum. Yoksa onlar daha mı çok seviyorlardı? Benden ha? Böyle bir şey mümkün değildi. En çok ben seviyordum onları. Bazen adını bile öğrenemiyordum ama yine de çok seviyordum. Derken o ilk aşkımı unuttum gitti. Nasıl unuttuğumu ben de hatırlamıyorum. Ama hangi şartlarda unuttuğumu biliyorum. Görmedim, unuttum. Söyleyemedim, unuttum. Acaba o fark etmiş miydi onu sevdiğimi? Beni seviyor muydu yoksa nefret mi ediyordu? Bu soruların cevabını asla öğrenemedim. Beni sevseydi ve ben ona söyleyebilseydim, şimdi yirmi yıllık bir aşkımız mı olacaktı? Belki de evlenmiş olacaktık. Birbirimizden hiç sıkılmayacak, birbirimizi daima sevecek, başkalarının yanında birbirimizi kırmayacaktık. Ne güzel olacaktı. Adı da güzeldi. Benim en sevdiğim kız ismiydi. Bir daha göremedim ki : unuttum. Yoksa ben onu asla unutmazdım. Saçındaki çiçeğini bile unutmadım, onu mu unutacağım. Taa ki birbaşkasını erişilmez güzellikte bulana kadar. Onu unutmuştum. Yıllardır da görmüyordum, görme şansım da yoktu. Hem yeni aşkım daha mı güzeldi ne. O çok farklıydı. Çok güzeldi, çok havalıydı. İşte benim aradığım özellikler. Kusurları da vardı. İlk aşkım gibi kusursuz da değildi. Saçına çiçek de takmıyordu. Takmayacaktı zaten. O farklıydı. Sigara da içse, arasıra okuldan da kaçsa, benim gözümde o çok özeldi. Nasıl anlatayım onun gibisi yoktu. Kuru, üçgen bir yüzü vardı. Yüzünde bir de ona yakışan beni. Beni yüzünde taşıyordu! Ve oksijenle rengini açtığı saçları. En sevdiğim saç rengine sahipti. O zamanlar daha herkes açık renkli saça sahip değilken, o siyah saçlarını oksijenle açarak ülkemdeki tüm bakımlı kızlara öncülük etmişti. Ondan önce kimsede görmemiştim. Görsem de farkına varmamıştım. Belki de o bulmuştu, oksijenin saç rengini açtığını. Her daim okula şık gelirdi. Okul süeterini giydiğini hiç görmedim. Farklı farklı, ona yakışan hırkalar, kazaklar, süeterler giyerdi okul gömleğinin üstüne. Onu çok seviyordum. Farklı giyim tarzını seviyordum, konuşmasını, gülmesini ve saçlarını. Bende herhalde onunla başladı açık renk saç sevdası. Onunla iyi de arkadaş olmuştum. Okulda sohbet ediyorduk, sınıfta birlikte oturuyorduk. Bir de sevgilisi vardı devamlı ayrılıp barıştığı. Çocuk bize beğendiği kızı anlatıyordu, birbaşkasını gösteriyordu. Benim biricik aşkım onundu ve o aşkımın en yakın arkadaşını beğeniyordu. Bu nasıl oluyordu? Bana neden olmamıştı hiç? Biriyle beraber olup, diğerine sevdalanmak normal bir şey miydi? O çocuğu öldürmek istiyordum. Dünyanın en güzel kızı onundu. Neden böyleydi ki? Neden benim sevdiğim kız, kendisini sevmeyen birisini seviyordu? Beni niye fark etmiyordu? Beni neden sevmiyordu? İlla öyle mi olmalıydım? Aldatmalı, kandırmalı, sadece vakit mi geçirmeliydim? Hayır ben hiçbir zaman böyle yapmayacaktım. Sevdiğimi her şeyiyle sevecek, ölene dek onunla olacaktım. Gözlerim yalnız onu görecekti, ellerim yalnız o öncülüğünü yaptığı oksijenle rengi açılmış saçlarında dolaşacaktı. Olmadı. O sevgilisiyle mutsuz da olsa birlikteydi. Sevgilisine kızsa da, ayrılsalar da seviyordu. Ben de seviyordum. İlk aşkım uçup gitmişti, bu da mı gitseydi? Söylemeliydim ama söyleyemedim. Sevgilisi vardı! Ayıp da bir şeydi! Onu da unutacaktım, şimdiden bu sonu görüyordum. Ne de olsa alışmıştım. Yine de üzülüyordum. Ben her sevdiğime üzüldüm, her sevdiğimle üzüldüm. Artık o da farkındaydı sevgimin. Ama ne yapacaktı ki? Onun bir suçu yoktu. Ben nasıl onu seviyorsam, o da birbaşkasını seviyordu. Benim için onu mu terk edecekti? Böyle bir şey olmazdı. Hem böyle davranan bir insandan da ne beklenirdi ki… Bir gün bana çıkma teklifinde bulundu. Benimle çıkacaktı. Hem de ben teklif etmeden, ısrar etmeden. Eğer sıramı onun bir arkadaşına verirsem, benimle bir günlüğüne çıkacakmış. Ah ne mutlu bir haber! O an dünyalar benim oldu. Ne yapacağımı şaşırdım. İşte mutluluk buydu! Tabi ki kabul etmedim, sıramı da verdim, senin olsun dedim. Çocuk! Ben onun beni sevmesini istiyordum, bir günlük geçici bir buluşma değil. Ben istemem dedim şarta bağlı istekleri. Al senin olsun istediğin. Bana yine yenilgi kalmış gibi görünse de ben kazanmıştım. Hayatta hiçbir zaman yenilmiyordum ama aşk beni yenip duruyordu. Okulumda çok başarılıydım, hayatta her istediğim oluyordu, belli ki Allah’ın sevgili kuluydum ama istediğim aşkı bana vermiyordu. Onu da unuttum tabi. Ne yapabilirdim ki? Hatta o sıralar hayatımın ilk gerçek anlamda çıkma teklifini de almıştım başka bir kızdan ama sevdiğim olduğu gerekçesiyle reddettim onu. Ne yapsaydım? Onunla birlikte olup, gerçek aşkımı mı düşünseydim? Genele mi uysaydım? Tabi ki uymadım. Hiçbirşey olmamış gibi hayatıma devam ettim. Ondört yaşındaki dünyanın en güzel kızı hayatından memnundu. Okulun son günlerini hep birlikte neşe içinde hüzünle geçirdik. Okulun hemen yanıbaşındaki parkta oturup o güzel günleri unutmamayı diliyorduk. Aşkımın en sevdiği şarkıyı öğrendim. Daha önce hiç dinlememiştim. Kesin süper bir parçaydı, aşkım gibi. Dinlemeye başladım en sevdiğim şarkıyı : ağlasa mıydım devrilen yıllara? Ona dair hatırladığım olaylar bu kadar. Onu da görmemiş, unutmuştum. Acaba sırada kim vardı? Kimi görecek, beğenecek, söyleyemeyecek, göremeyecek ve unutacaktım. Aşkın beş evresi vardı benim hayatımda. Bu arada şimdilerde ikinci aşkımın resimlerine bakıyorum da ne kadar zevksizmişim. Giyimi de o kadar güzel değilmiş. Hele saçları harika değilmiş. Oksijenle saç rengini açan da ilk o değilmiş. Geçenlerde karşıma çıktı. Seneler sonra onu ilk defa görmüştüm. Çok değişmiş, çirkinleşmişti. Belki o zamanlar da öyleydi. Ama ben zevkliyimdir, çirkine güzel demem. Demek ki aşk insanı ne hâle getiriyor ki insan neleri nasıl görüyordu. Aşk hayatımın beş evresini anlatıyordum. Birisini görürüm, onu beğenirim, uzun süre bakıp da söyleyemem, elimden fırsat kaçar gider, onu bir daha göremem ve unuturum. Değişik bir tarz aslında. İkide sıfır yapmıştım. Benim için gurur meselesi değildi. Hayatım çok güzel gidiyordu. Güzel bir okuldaydım, yeni bir okulda. Hayatımda eksik olan tek şey aşktı. Okulun en güzel kızları da benim en yakın arkadaşlarımdı. Onları çok seviyordum ama aşka dair bir şey de hissetmiyordum. Taa ki arka sıradan bir arkadaşımın derste göz makyajı yapıp bana seslenmesine kadar: “gözlerim nasıl olmuş?” eşsiz olmuş diyecektim ama iki tanelerdi. Ben hayatımda böyle güzel, böyle anlamlı, dolu dolu bakan gözler görmemiştim. Simsiyah, kocaman, makyajla güzelliği desteklenmiş gözleri nasıl oluyordu da bana iki üç metre uzaktan, benim içime girip, beni titretiyordu? Ben bu gözleri daha önce de görmüştüm. Hem de yüzlerce kez, haftanın yedi günü. Ama şimdi farklı bakıyorlardı bana. Makyaj mı değiştirmişti? Hayır. Dünyanın en güzel gözlü kızına aşık olmuştum. Onun sadece gözleri güzel değildi ki. Saçları da harikaydı. Ben de zaten hep saç takıntısı vardır. Saçları güzel kızlar beni cezbeder. Gözleri, saçları, fiziği, endamı, konuşması o kadar güzeldi ki. Bir de o güzel gözleri kullanmasını çok iyi biliyordu. Bakmasını bilen insan bir başka oluyor. O olaydan sonra bana her baktığında, ben ona birbaşka bakıyordum. Dört senedir hemen hemen her gün gördüğüm bir kıza daha yeni aşık olmuştum. Hem de ne aşk! Ondan güzeli yoktu, olamazdı da. O her şeyiyle mükemmeldi, ilk iki aşkımdan bile. Kusursuz bir fiziğe sahipti. İri dalga, dolgun saçları o kadar gürdü ki. Teni bembeyazdı ama şimdi yaz gelmişti ve solaryumla teni bronz bir hâl alıyordu. Ondan ayrılmama sadece bir iki ay kalmıştı ve o her gün güzelliğine güzellik katıyordu. Senelerdir aşık olmadığım insana, tam ayrılma zamanında tutulmuştum. Ben bunu mahsus mu yapıyordum kendime bilmiyorum. Söyleme, görme, unut modelini mi devreye sokacaktım gene? Bilmiyordum. Aslında ben sevdiklerime aşkımı hep söylüyordum. Onlar ya anlamıyorlar ya da duymuyorlardı. Söylemek demek illâ karşına alıp o kelimeleri dile getirmek midir? Ben gözlerimle söylüyordum. Davranışlarımla belli ediyordum. Seni seviyorum diye bağırmıştı gözlerim kaç kez, sayısını bile hatırlamıyorum. Günübirlik sevdalar modaydı şimdi âlemde. Oysa ben sadece onun gözleri uğruna dünyayı karşıma alırdım, canımı verirdim. O gitti, hayırsızın biriyle birlikte oldu. Tabii bence hayırsızın biriydi, bir de ona sormalı. Ben asla beni seçmedi diye ona kızmadım. Başkasıyla beraber oldu diye kin duymadım. Kendi kaybeder de demedim hiçbir zaman. Böyle küçüklüklerim olmadı. İnsanların seçimlerine saygı duydum ve hep sevgililerime uzaktan baktım. Ãimdi yine uzaktan bakıyordum ve o bana bir mezuniyet fotoğrafını vermeyi bile çok gördü. Önceleri çok kızdım. Sonradan düşündüm de, o çok merhametli bir insandı, sanırım ben bakıp bakıp üzülürüm diye vermemişti. Oysa demokrasilerde çareler tükenmiyordu. Ortak arkadaşlarımızdan birisine resim vermişti. O resmi alıp çoğalttım. O bana bir resmi çok görmüştü, şimdi bende tam altı tane resmi vardı. Ne işime yarayacaksa. Aşk sıcakken insanı şaşırtıyor. Bir köşede hatıra diye yıllardır duruyor şimdi bir tanesi. Diğerleri çoktan yırtılıp atıldı. Bakıyorum da oldukça zevkliymişim. Daha öncekini şu anda beğenmiyorum ama o gerçekten bir sanat eseriymiş. Resmini bana ödünç veren arkadaşla biz öyle seslenirdik ona gizlice: Sanat eseri, babasının en büyük sanat eseri. Onu da yıllar geçtikçe unutacaktım. Yıllar geçecek, görmeyecektim. Belki de ileride beğenmeyecektim. Unuttum tabi. Belki onunla konuşsam, gözlerimdekileri söylesem şimdi ne olurdu bilemiyorum. Değişen bir şey olmazdı sanırım, zaten olacağını da ummuyordum, belki bu yüzden söylemiyordum. Ulaşamadığımda beni en çok korkutan duygu; onun kadar güzelini bir daha bulamamaydı. Ama buluyordum. Her seferinde daha güzelini, daha mükemmelini, daha sarışınını… onun hakkında çok da fazla bir şey hatırlamıyorum aslında. Tuhaflıkları vardı. Bunun yanında çok iyiydi. Çok merhametliydi. İnsanlara çok iyi yaklaşıyordu ve bana. Kızlar tabi pek sevmiyorlardı. İyi bir insan olmadığı için sevmiyorlardı! Bence yalan. Güzelliğini kıskanıyorlardı. Zaten hep öyledir. Kendilerinden daha güzeli hiçbir zaman iyi olmaz, ideal olmaz ve hep yok canım onun neresi güzel olur. Bu hep böyledir. Onu kıskanıyorlardı. Kıskanılmayacak gibi de değildi. Derken okul bitti ve herkes biryerlere dağıldı. Evet o da gitti. Nereye gitti? Bilmiyorum. O gitti, bu aşk da bitti. Zaten bitecekti. Ne olacaktı ki? - Bitiyor, tam dört hafta kaldı şafağa. Nasıl iple çektim bitmesini anlatamam. Düşünsene dile kolay tam yedi sene; hep aynı okul ve hep aynı insanlar… Değişiklik istiyorum biraz hayatımda, bu monotonluktan kurtulmak istiyorum şiddetle… Kurtulacağım da, hele bir bitsin, hele… Bizim arkadaşlığımız bitmesin ama… İyi kötü iki sene devirdik beraber, birbirimizi iyi tanıdık. Bir daha bu sıralara dönme şansımız asla olmayacak arkadaş, asla! Keşke insanlar kaybetmeden, ellerindekinin değerini anlayabilse değil mi? Ama olmuyor işte, nankörlük ve menfaat izin vermiyor buna. Sen de yaz bana, ne olursa, yeter ki bir anın olsun bende… İleride karşılaşacağımız sürprizler ve mücadeleler yüzünden görüşemeyecek olsak bile, bari anılarla anımsayalım birbirimizi. Bu okulu bitirmek, benim için bir çok şeyin başlangıcı olacak. Umarım senin için de güzel şeylerin başlangıcı olur. Asla umutsuzluğa kapılma. Biten şeylere sakın üzülme, her şey bitmeye mahkum olmasaydı inan bana hiçbir şey değerli olmazdı!!! Ayrıca unutma ki; her bitiş yeni bir başlangıcın müjdecisidir… Onu nedense çabuk unuttum. Diğerleri gibi uzun sürmedi. Hatta hemen unuttum desem yeridir. Okul bitmiş, havalar ısınmış, ben tatil hazırlığındaydım. Aklımda o varla yok arası bir durumdaydı nedense. Tuhaf bir duyguydu. Nasıl olurdu da bu kadar çabuk unuturdum, hem de karşıma başka birkimse çıkmadan. Alışmıştım sanırım bu durumlara. Normalde insanlar birisini bulamazlarsa devamlı sonuncuyu düşünürler. Aradan belli bir süre geçer, yine bulamazlarsa, bu sefer sonuncuyu geceleri düşünürler. Aramak isterler, arayamazlar. İki arada bir derede kalıp dururlar. Tatilim başlamıştı. Küçük bir adadaydım, İstanbul’dan saatlerce uzaklarda. Yolun çoğunu tek bir kara parçası bile görmeden gitmiştim. Deniz yolculuğundan nefret ediyordum. Neyse adaya indim. Hava sıcacık, deniz tertemizdi. İlk birkaç gün sakin geçti. Bulunduğum ortama ısındım. Etrafımda devamlı birisini görmeye başladım. O da İstanbulluymuş. Trakya taraflarından. Aslında pek de hoşuma gitmedi, çok güzel olmasına rağmen. Ne bileyim. Tuhaf bir insanım işte. Mesafeli davrandım. Sonradan anladım ne kadar güzel olduğunu. Artık ara sıra dahi olsa son aşkıma özlem duymuyordum. Yeni bir aşkım vardı. Hem de ne aşk. Sapsarı saçları olan, yemyeşil, iri gözlü bir hanımefendi. Bu sefer şansım dönecek miydi? Yoksa o hastalığım, beni esir eden o hastalığım yine engelleyecek miydi benim dünyalar güzeline kavuşmamı? O kadar güzeldi ki yalnız saçları ve gözleri yeterdi. Benim boylarımda, mükemmel bir fiziği olan, sarışın, yeşil gözlü, dünyalar güzeli bir kızdı. Hem iletişim problemi de yoktu. Devamlı benim yanımdaydı. Tertemiz kalpli, insanlarla sıcak iletişimler kuran bambaşka bir hali vardı. Eski aşklarımda yaptığım hataları yapmamalı, onunla mükemmel bir aşka yelken açmalıydım. Açabilirdim de. Orada onun resimlerini çekiyordum. Yanımda olmadığında resimlerine bakıyordum. Resmine bile ayrı bir özen gösteriyordum. Hem eski aşkım gibi benden bir resmi de esirgememişti. Eski aşkım artık gerçekten eskimişti. Resmini yaptırdığıma şimdi pişmandım. Ne yapacaktım artık onun resmini. Bende yeni resimler vardı. Mutluydum ama söyleyemiyordum. Gitme vakti de yaklaşıyordu. Bu konuda çok başarısız olduğum aşikârdı. O arabasına binip gittiğinde, içimde hâlâ bir umut vardı. Telefonlarımızı birbirimize vermiştik. Ne yapacaktım ben bu numarayı, orada anlatamamıştım derdimi, telefonda mı anlatacaktım? O gittikten sonra ada bomboş kalmıştı. O buradayken onun yemyeşil gözlerine bakıyor, sarı saçlarını hâyâlimde okşuyordum. Bazen de balkondan bakıyordum ona, dışarı çıktığında. Tanımadığım birisiyle konuştuğunda kıskanıyordum. Saçma bir kıskançlık değildi ama benimkisi. Açılamamanın verdiği bir kıskançlıktı. Benim olsaydı böyle bir şeyi asla kıskanacak biri değildim. Gerçek aşk buydu sanırım. Onu yıllarca unutamadım. Hep aklımdaydı. Seneler boyunca ilgimi çeken başkaları da olsa, o başkaydı. Ona söyleyememiştim, o gitmişti ama bir yanlışlık vardı. Onu unutamıyordum. Onu görmediğim için, başkaları çıkıyordu karşıma ilgimi çeken ama yine ona dönüyordum. Sevmiştim, söyleyememiştim ama bu sefer unutamamıştım. Onu bir daha görmezsem mahvolacağımı düşünüyordum. İçimde her zaman bir ukde olarak kalacaktı o. - Ben sevmez miydim seni? Ben de gözlerimle anlattım da anlamadın. Ne yapaydım? Demek ki gözler yetmiyormuş. Önce bir sözle söyleseydin. Gözler daha sonra çok şeyler anlatırdı. Yazık oldu sevgimize. Oysa ben neler hâyâl etmiştim. Seninle sahil boyunca, geceler boyunca adanın karşısındaki ışıkları seyrederdik. Ben sana kendimi anlatırdım, sen de bana kendini anlatırdın. Birlikte yüzer, birlikte yemek yer, birlikte nefes alırdık. Tatilimiz biterken bir başka hüzünlenirdik, kazanılan zaferin sarhoşluğuyla. Beni ilk öpüşünü düşünmüştüm. Sen ne yaptın? Sevdin de söyleyemedin. Ben de kaderime boğun eğdim. Ãimdi sen artık yoksun benim için. Yıllar geçti aradan. Aramanı çok istedim. Hep bekledim. Bazen sesini duydum telefonda da, benim diyemedim. Ben de cesaret edemedim. Oysa bir kelimeye bakardı: benim…ondan sonrası zaten bir klâsik. Orasını başarırdık, yapamadık. Ben evlendim. Çok da sevdim. Unuttum seni. Adın neydi? İnan bana hatırlamıyorum. Hatırlasam ne olacak…sen ne âlemdesin Allah bilir. Üniversiteyi kazanmıştın, bitirdin mi? Kaç sene geçti birbirimizi yaşamadığımız. Ben bir başkasındayım artık. Çok da memnunum. Beni anarak ruhumu meşgul etme. Sıkıştırma yüreğimi. Aklıma sen geliyorsun, oraya her gittiğimde. Ne yazık adını dahi hatırlamıyorum. Bir kelime iki insanın hayatını ne kadar da değiştiriyormuş meğerse. O bir kelime bize mutlulukların en güzelini yaşatırdı. O seni her gittiğimde hatırladığım yer var ya, seninle beraber giderdik. Birlikte gitmediğimiz zamanlardaki olayları, hatıralarımızı anlatırdık birbirimize. Eminim sen beni çok severdin. Bak artık ismini hatırlamıyorum ama gözlerini hatırlıyorum. Öyle bir bakarlardı ki seni daima seveceğim diye haykırırlardı da içim içime sığmazdı. İsmini hatırlamak istiyorum eski aşkım ama olmuyor beni affet, başıma gelen en güzel âfet. Bana şiir yazmanı isterdim. Akrostiş hem de. Soyadımla birlikte. Unutma iki soyadım olurdu. Hep senin yüzünden bu olanlar. Beni anımsama diyorum sana. Yazma, beni hatırlama. İstemiyorum bizi başkalarının bilmesini. Aramızda kalsın yaşayamadıklarımız, paylaşamadıklarımız, olmayan anılarımız. Bizimle sonsuzluğa gitsin. Böylesi çok güzel. Koca dünyada, sadece iki kişinin birbirlerine dahi söylemeden yaşadıkları aşk-ı kıyamet. Bu aşk sonsuza gider. Küçük, sevimli bir anı olarak. Senin bana yazamadığını ben sana yazıyorum. Eminim ki sen her şeye lâyıksın. O yüzden çok mutlusundur. Sana son sözüm: adın neydi? Ve hayatımda ilk defa bir şey yaptım. Birisinden hoşlandım ve gittim söyledim. Yaz gelmişti. Hayatımın ilk reddini aldım. Daha önceden üç belki de dört defa aldığım bu red cevabı bu sefer sözlü olunca hiç dokunmadı bana. Pek fazla umursadığım söylenemez. Yalnız bazı geceler efkârlanıyordum. Doğru olan buymuş. Gözlerle değil dudaklarla anlatmakmış. Bana bunu o öğretti, o ki ben onu eski aşklardan saymıyorum. Demek ki aşk dediğin muğlakta kalmakmış. Oysa onu da çok beğenmiştim. Ben hep zamanlamayı çok iyi ayarlıyordum. Biryerden ya da bir ortamdan ayrılacakken hep birilerine aşık oluyor, yeterli zamanı bulamıyor ve oradan ayrılıyordum. Görmüyordum, unutuyordum. Bana iyi geliyordu. Ne saçma sapan bir kader. Beni üzüyordu. Ben bunları hak etmiyordum. Gerçi ortada hak edeceğim ya da hak etmeyeceğim bir durum da yoktu. Becerisizlik bende idi. Artık aşık olmayacaktım. İstanbul’da yaz tatilinde çalışıyordum. İşimde de çok ciddiydim. Ciddiyetimi bir hanımefendi bozdu. Ne güzel bir kız! Ama ertesi gün gelmedi. Hiçbirşey umurumda değildi. Ben ciddi bir şekilde çalışmalarımı sürdürüyordum. Güzel kız neden gelmemişti? Bilmiyordum. Ya işi beğenmemişti ya da iş onu. Nedenini daha sonra öğrenecektim. Derken bir hafta sonra yeniden teşrif ettiler. Ben oralı bile değildim. Zamanla samimi oluyorduk. Aslında onda gözüm yoktu. Çok güzel bir kızdı. Uzun boylu, beyaz tenli, açık kumral hatta sarı sayılabilecek saçları vardı. Ben onu sarışın zannediyordum, sarışınlardan hoşlandığımı söyledim. Meğerse o kumralmış, ne bileyim açık tenli, saç rengi de çok açık zaten: sarışın işte. O zaman sana sarışın bulalım dedi. Önceleri bana uyuz olmuş. Neyse… saçları o kadar güzeldi ki. Kestane rengi. Güneşte daha da açılıyordu, sarıya dönüşüyordu. Son gördüğümde öyleydi. Derken zamanla samimiyetimiz arttı. Beni kıskananlar oldu. En güzeli benimdi ya. Yoktu öyle bir şey aslında. Birbirimize e-postalar gönderiyor, bir takım bahanelerle birbirimizi görmeye gidip geliyorduk. Bir gün hiç unutmam, o beni görmeye gelmiş, ben de onu görmeye gitmiştim. Ne ben onu görebildim, ne de o beni görebildi. “neredesin sen ya, ben seni görmeye geliyorum, yoksun…” canım benim. Ne tatlı kızdı. Hayatımın ilk aşkı. Diğerlerini silmiştim. Zaten böyledir. Yeniyi bulana kadar. Ne yazık ki ben onunla aşka dair bir şey düşünmüyordum, düşünemiyordum. Yine söyleyemeyecektim sanırım. Yalnız bu sefer maruzatım vardı. Yoksa hemen söylerdim. O da bana o kadar yakındı ki. Bazen inanamıyordum. Yıllardır hâyâlini kurduğum kızdan bile daha güzel bir kızdı. Kız işte buydu. Neredeyse yaz bitecekti. Onunla her günüm o kadar güzel geçiyordu ki. Sabahlar hemen akşam oluyordu. O gidince hiçbirşeyin anlamı kalmıyordu. Akşam bitmiyor, gece geçmiyordu. “Sen de şu arkadaşını hiçbiryere davet etmiyorsun…” Etmez miyim? Ettim. Red. Aman Allahım. Ne tuhaf şu kızlar. Telefonda bir ses: o bambaşka insan. Dışarı çıkalım diyor. Herkesin içinde söylemek istememiş. Kabul etmez miyim? Buluştuk. Onu beş dakikacık bekletmişim. Ne kabayım. Ondan bir ses yok. O kadar zarif, o kadar güzel ki, bana hiçbirşey demedi. Deniz otobüsüyle biryerlere gidelim dedik. İner inmez son sefer saatini de öğrendik. Yediye kadar buradayız. Hava o kadar güzeldi ki. Sıcacık. Deniz kenarında yürüyoruz. Yanımda dünyanın en zarif hanımefendisi. İşte itibar bu. O kadar seviyorum ki onu içimi titretiyor ama aşık değilim, olmak da istemiyorum. Benden tam ondört santimetre uzun. O bana çok yakın davranıyor ama ben onun beni arkadaş olarak sevdiğine eminim. Nereden bilebilirdim onun beni, benim onu sevdiğimden çok sevdiğini? Sizin başınıza hiç böyle bir şey geldi mi? Düşünün karşınızda dünyada belki de üç dört tane olabilecek güzellikte birisi var. Onu çok seviyorsunuz. O herkesin içinden size ayrı bir özen gösteriyor. Sizi seviyor ama bir gün ayrılacağınızı biliyorsunuz. Ne acı değil mi? Ben onu işte böyle sevdim. Her şeye değer bulduğum tek aşkım. Gerçi diğerleri çocukça şeylerdi. Ona hâlâ, bunca sene sonra bile, o kadar çok saygım var ki. Bilemiyorum şimdi ne yapıyor, evli mi, hâlâ bekâr mı, belki de nisanlıdır ya da sevgilisi vardır. Her zaman istemiştim zaten ben Bambaşkamı öyle çok seviyorum ki diyebilmeyi cümle âleme. Güzel bir yerde yemek yemek istedim onunla. Oranın bulabildiğimiz en güzel restoranına oturduk. Onun en sevdiği balıktan yemeğe karar verdik: çupra. O çok seviyormuş çuprayı. Lezzetinden çok şekline hayrandı. Yassı garip bir fiziki durumu vardır o balığın. Tadı da güzel. O günden sonra da zaten bir kere yedim. Onsuz yedim diye bir de fırça yemiştim. Bir daha da yemedim. Onu hatırlatıyor bana. Orada çok güzel vakit geçirdik. Yolda ufak çocuklar “ağabey siz karı-koca mısınız?” demez mi. Allah mı söyletti ne. Sonradan anladım Allah söyletmemiş. Onu evine bıraktım. Bu arada balık yerken bahçede, kediler beni rahatsız edip durdu, bana çok gülmüştü. O gün ne zarifti. Keten, krem rengi bir pantolon, mavi bir bluz ve uyumlu terliklerle çantası. Tam bir hanımefendi. Sadeydi. Öyle şatafatlı değildi, zaten öyle giyinmezdi. Makyajı da yoktu. Gözlerine biraz far çeker, rujunu sürer çıkardı dışarı. Yanakları pamuk gibiydi. Saçlarını arkadan toplamıştı. Güneş vurduğunda bütünüyle pırıl pırıl parlayan bir insan gördünüz mü siz? Aradan bunca yıl geçti ve ben hâlâ ona dair bir şeyler yazabiliyorsam, bu onun nasıl bir insan olduğunun göstergesidir. Burada senden “o” diye bahsettiğim için de beni affet Papatyam. Uzun zamandır bu kelimeyi kullanmamıştım. Kimbilir sana kimler papatyam diyor artık? Oysa ben ömrüm boyunca sana “Papatyam” demek istiyordum. Derken yaz bitti. Ben okuluma dönüyordum. İstemiyordum oraya gitmeyi. Onu bırakıp gitmek istemiyordum. Bu arada, bu çağda birbirine bu kadar mektup yazan iki sevgili var mıydı, bilemiyorum. Artık sırası gelmişti. Ona her şeyi yazdım. Evlenme ihtimalimizin olmadığını içeren on sayfalık bir kahır mektubu. Acaba ona toplam kaç sayfa yazmışımdır? Beşyüzden fazladır sanırım belki de bin. Bu satırları yazarken onlardan faydalanmak isterdim ama onu arayıp yazdıklarımı mı isteyeceğim? Oysa ne duygular vardı onların içinde. O yoğun duygular. Aç dedim, oku. Önce sen söyle, yoksa okumam dedi. Ertesi gün aradım. Hâlâ açmamıştı zarfı. İnat papatya. Telefonda her şeyi anlattım. Onu ne kadar sevdiğimi söyledim. İlk defa yapıyordum bunu. O da aynı duygulara sahipti. Bu ne müthiş bir duyguydu. Allahım hayattaki en büyük dileğimi yerine getirmişti. Beni seviyordu, bana aşıktı. Uzaklardaki okulumu bırakıp, kendi şehrimde bir yer kazanmak istedim. İzin vermediler. Daha önce de okul değiştirmişim, bunu da bırakırsam yasa gereği askere gitmem gerekiyormuş. Okuma, vatan kurtar! Okumadan nasıl kurtarayım?! Artık okulu pek önemsemiyor, devamlı soluğu aşkımın yanında alıyordum. Ne güzel insanın soluğunu aşkının yanında alması. Ben aşkım için sınav tarihini bile değiştiriyordum. Aşık öğrencilerini idare edenlere alkışşş. Artık sevgiliydik, mutluluk içinde mutsuzlukla uğraşıyorduk ama ben onu çok seviyordum. Bu devirde, insanların, hatta birbirini seven insanların bile, birbirlerine zarar verdiği, kötü alışkanlıklara yönelttiği bir dünyada, o bana güzellikleri öğretiyordu. Her yönüyle aradığım insandı. Onun bana yazdıklarını okumak istiyorum. Ağır gelir bana. Çok duygulanırım, olmaz. Burada ona yazdığım mektuplarına o kadar yer vermek isterdim ki. O bana çok fazla yazmazdı. Azdı ve özdü. Onları da bir gün attım. Tarih oldular. Ne yapaydım? Bir dosya içinde onlarca sayfa yazı ve üzerinde bir tane resmi. O resim, içindeki iki, üç şiir ve bilekliğim dışındaki tüm yazıları attım. Ãimdi pişmanım ama umudum bittiğinde ben de bittim. Resmini anneme emanet ettim. Ãimdi o resmi biryerlerde düzgün bir şekilde saklıyor. Resimde boşluğa bakmış, beni düşünüyor sanırım. Resmi uzun zamandır görmedim. Bir ara elime geçti. Uzun uzun baktım. İçimi çektim. Ne kaybettiğimi düşündüm. Çok şey kaybetmiştim, biliyordum. Onun değerini en başından beri biliyordum. B..S.Ö.Y.V.K.S. : ben seni ömrümün yarısını verecek kadar seviyorum diye belgegeçer çekiyordum ona uzaklardan. Gerçekten o kadar sevmiştim. Niye diye sorardı bana. Her şey ortada: Güzellik, asalet, endam, karakter, naz, eğitim, görgü daha ne olsun hepsinin toplamı. İşte sen. Ayırdığım şiirlerini kız kardeşime verdim, al, sakla çok sevdiğin ablanın şiirlerini. Bu şiirleri ben yazmadım derdi, en azından bazılarını onun bana yazdığını seziyordum. Belki de yanılmışımdır. Olsun, beni mutlu ediyordu. Yalnız kardeşim beni sinirlendiriyor. Gitmiş yine senin kokundan almış. Evin içi buram buram sen kokuyordu. Aldım, üzerime, odama, yastığıma sıktım senin kokunu. Sanki geri gelmiştin. Sanki yanımdaymışsın gibi hissettim. Baktım, yoktun. Bilekliği söz verdiğim halde çıkardım. O da özenle saklanıyor. Bu satırları yazmayı bitirince gidip takacağım. İçimden geldi. Niye çıkardım ki? Tüm suç bilekliğin. Bana onu hatırlatıp duruyordu. Ben seni çok sevdim ya. Aşkımızın ilk aylarıydı ve onun doğumgünüydü. Çalışıyordu. Sürpriz benim göbek adımdı. Beni çağırdı, gelemem demiştim. Bütün umutları kırılmıştı. Uzun uğraşlar sonucu ona ulaştım. Kapıdan onu aradığımda sesi soğuktu. Ben oraya gelemem, gidiyorum dedim, bir daha da seninle görüşmek istemiyorum deyip suratına kapattım. Sadece peki diyebildi. Cam kapıdan içeriye baktığımda yüzü öyle solgundu ki. Ayağa kalktı. Arkadaşının yanına doğru yürüdü. Ben de içeri girdim. Beni görmedi, doğumgünün kutlu olsun diyene kadar. O kadar çok sevinmişti ki gözleri parlıyordu. Asıl sürpriz akşamaydı, onu papatyalara boğacaktık. Bir ben bir de annemle babam papatya demeti yollamıştık ayrı ayrı. Onun telefonda ağlayarak konuştuğu ânı hayatta hiçbirşeyle değişmem. Hele “kızımı yirmi senede bu kadar mutlu eden olmamıştı” diyen sesi. Müstakbel kayınvalidem bir harikaydı. Sırf onun için ben onun kızını alırdım. Bu kadar çağdaş, iyi niyetli, görgülü insanları bulabileceğimi sanmıyorum. İnşallah bulurum. O gün hepimiz çok mutlu olmuştuk: onlar ve biz. Eminim doğumgünü kutlamasında hepsi bizi konuşuyordu: o, annesi, teyzesi, kuzeni…ne kadar mutluyduk. Kısa mutluluklar. Mutluluğun zirvesindeydik, özellikle telefon görüşmesi sırasında o ağlayarak teşekkür ederken. Ben de çaktırmadan birazcık ağlamıştım. ( benim de gözüme o anda toz kaçmıştı.) Ne garip bir duyguydu. İnsanlık çok tuhaftı. Yarın üzüleceğimizi biliyorduk ama mutluyduk. Ânı yaşıyorduk oysa ikimiz de ânı yaşayan insan karakterlerine sahip değildik. Ömrüm boyunca sürsün isterdim. O bilekliği kolumdan hiç çıkarmamayı isterdim. Yazılarını yıllar sonra birbirimize sarılarak, gülerek okumayı isterdim. Ona yazdıklarımı onun tekrar tekrar benim dizimin dibinde okumasını isterdim, okumasını ve bir zamanlar bana ne kadar âşıkmışsın diye dalga geçmesini. Olmadı…neden olmadı? Ufacık bir fark yüzünden. Belki de başka topraklarda önemsenmeyecek bir fark. Ama biz Türk’tük. Gelenekçiydik. Geleneğimize, göreneğimize, örf ve âdetlerimize bağlıydık. Âşkı bitirdik. İyi mi yaptık? Bilemiyorum. Kötü mü? Onu hiç bilemiyorum. Tek bildiğim, onun o masum yüzünü bir kez daha görebilme isteğim. Ayrıldıktan sonra onu hiç görmedim. Aynı şehirde, çok yakın olmasa da yakın sayılabilecek semtlerde oturmamıza rağmen onu hiç görmedim. Ãimdi nasıldır bilmiyorum. İlk zamanlar bensiz gün geçirecek düşüncesi benim içimi karartıyordu. Ãimdi alıştım. Görsem ne olur bilmiyorum. Aslında biliyorum. İlk gördüğümde şaşırırım o mu değil mi diye. Yanında bir yalı kazığı varsa yüzümü çevirmeye çalışırım ama bu yüz o yüze yüz çeviremez. Bir merhaba derim herhalde içim cızlaya cızlaya. Önce saçlarına bakarım sonra da yüzüne, değişmiş mi diye. Değişmemiştir. En son gördüğümde yirmiydi. Ãimdi yirmidört. Saçları aynıdır. Boyu bosu da aynıdır herhalde. Küçülmüş müdür acaba? Ben büyümediğime göre, o küçülmüştür sanırım. Elini sıkarım. Yanındaki annesiyse sarılırım da. Niye sarılmayayım ki? Ben onu seviyordum. Belki biraz oturur konuşuruz. Eski bir iki öykü. O da belki. Ya beni tanımazsa? Ama ayrılırken söz vermişti seni asla unutmam diye. Sözünün eridir o, unutmaz. Yazdıklarımı bir gün atacağını söylüyordu. Resmimi ve beni atmaz. O beni çok seviyordu. Seviyordu da niye terk etti? Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir gün bana demişti ki sevdiğim için her şeyi yapabileceğimi düşünürdüm ama olmuyormuş, yapamıyorum. Canın sağolsun. İnşallah mutlusundur, mutlu olursun. Sen mutluluğa lâyıksın. O zamanlar sana ne yazmıştım acaba? Hatırlayamıyorum ama genellikle umutsuzluk doluydu. Ãimdi onlara bir göz atmayı isterdim. Kopya çekerdim buraya yazarken. Sana bir tek şiir yazamadım. Yap dediğin ve yapamadığım tek şey buydu sanırım. Radyoya canlı yayına bile çıkmıştım: “Papatyam için Eğer İstersen…” ama eğer isteseydin, güneşin, baharın olurum senin. Ama eğer istersen… isteyemedi benim papatyam, çok istediği halde. Ondan uzaktayken, devamlı telefon görüşmelerinde geçiyordu zamanım. Ya dersteydim ya telefonda. Uzaktayken onu daha da çok seviyordum. Çoğunluğun bahanesi benim için geçerli değildi. Mesafeler yüzünden ayrılmalar, uzakların aşkları bitirdiği palavraydı benim için. Rahattı içim. Gönlümde aşktan başka bir şey yoktu. Onu İstanbul’da gönül rahatlığıyla bırakmıştım. O her şeyi doğru zamanda, doğru dürüst yapardı. Ona güvenim sonsuzdu. Sevip de insan nasıl güvenemez ki? Olur mu böyle saçmalık? Sevdim, güvendim, inandım, onu hep destekledim. O şimdi yanımda yok ama onu asla kaybettiğimi düşünmüyorum. Gitmesi gerektiği için gitti. Ben yollamadım ya da o zemini hazırlamadım. Ondört şubata az kalmıştı. Sınav üstüne sınav. Bir sınavdan girip, diğerine giriyordum. İşin acı tarafı o gün sınavım vardı. Girsen bir dert, girmesen başka bir dert. Bir iki gün evvel sınava girsem olmaz mıydı? Herkesten evvel. Kimseye soruları vermezdim. Öyle de oldu. Asla sevemediğim öğretmenim sınava iki gün önceden girmeme izin verdi. Hemen okudu, geçtin dedi ve ben huzur içinde İstanbuluma döndüm. Öğretmenime çok ama çok teşekkür ederim fakat ben onu hiçbir zaman sevemedim. Gerçi onun da beni sevdiğini sanmıyorum ama yine de isteğimi geri çevirmemişti. Ondört şubatta ne mi oldu? Hiçbirşey. Artık aşkımızın kopma noktasına yavaş yavaş geldiği zamanlardı. Bir bahaneyle benimle buluşmadı bile. Ertesi gün buluştuk ve ayrıldık. Dünyada sevgililer gününde ayrılan kaç çift vardır? Bizimkisi böyle bir şey işte. Aşkın garip bir yanı vardı. Ben onu yaşadım. Belki de herkes böyle yaşıyor. Kimse tam mutluluğu yakalayamıyor. Ayrılmak zordu. Hem de sevdiğinden. Bırakamıyordum onu. İnsan gururunu düşünmüyor bile: ne gururu. Birkaç dakika daha onu görebilmek için çabalıyorsun ve kendi ellerinle onu özgürleştiriyorsun. Biz ayrılmıştık ama görüşüyorduk. Seviyorduk birbirimizi. Sanki ayrılan biz değildik. Onbeş günde bir haftasonu muhakkak buluşuyorduk. Görüşsek de artık eskisi gibi değildi. Doğumgünümü bile kutlamamıştı. Bir bahane arıyordu beni küstürmek için. Bir yandan benimle irtibatı kesmeye çalışırken, diğer yandan da ailemle çok samimi bir şekilde görüşüyordu. Hatta yemeğe bile davet edildik ayrıldıktan sonra. Aksilik, gidemedik. Kısa bir süre sonra ufak bir ameliyat geçirdi. Bu sefer gittik. Ziyaretimiz çok güzel geçti. Sanırım bu son görüşmemiz olacaktı. Doğumgünümden sonra onun istediği gerçekleşmişti. Belli bir süre birbirimizi aramadık. Sonra ne oldu bilmiyorum. Bir ara görüştüğümüzü hatırlıyorum. Haziranda anne-babasının evlilik yıldönümünü onu arayamadığımdan kutlayamadığımı da. Artık onu unutma vaktiydi. Çok büyük bir acıydı. Cidden acı çekiyordum. Üzülüyordum, kahroluyordum. İçim içimi yiyordu. Biryerlerde ona rastlamak istiyordum. Ãu küçücük dünyada ona rastlayamıyordum. Zamanında en olmadık, hiç beklemediğim biryerde hayatıma giren kız, artık hiçbir yerde yoktu. Kaybolmuştu. Uçup gitmişti başka yerlere, yoksa başka zamanlara mı? O yaz bir şirkette çalışıyordum ve beş ağustos günü iş bitti. Artık tatildi bana altı ağustos günü. Telefon çaldı. Son bir ziyaret. Al sana kader. O gün çalışıyor olsaydım, onu göremeyecektim. Evdeydim ve onu son kez görme fırsatına nâil olacaktım. Aylar sonra onu görmek nasıl olacaktı acaba? Onu çok özlemiştim ama artık onunla ilgili hâyâllere kapılmıyordum. Umurumdaydı, hâlâ umurumdaydı fakat olmayacaktı. Zorlayınca bir şey mi değişecekti? Bronzlaşmış, güneşten saçları sapsarı olmuş bir vaziyette çıktı karşıma. Eskisi kadar sevmedim. O duru beyazlığı gitmişti. Yine de çok güzeldi. Ahım şahımdı. Mükemmeldi fakat eski papatya değildi. O ilk açtığı hali yoktu. İlk açtığında, dünyanın en güzel kır çiçeği iken, şimdi daha bir sıradanlık vardı yapraklarında. Aslında papatya aynı papatyaydı. Yalnız sonunda bir –m harfi eksikti. Benim değildi. Tatile gitmiş, tatilden yeni dönmüştü. Hiçbirşey yokmuş gibi sohbet ettik, annesi saçlarını topla kızım dedi, ben kıyamadım toplamasına. Yok dedim toplamasın o böyle daha güzel. Onu tekrar gördüğümde bütün kinim ( az da olsa ), kızgınlığım gitmiş, yerine onu ölesiye seven ben gelmiştim de belli etmiyordum. Onu görmeyi seviyordum, yakınımdayken uzak hissediyordum lâkin. Farklıydı. Belki o hiç değişmemişti. Ben de değişmemiştim fakat madden görülmeyen bazı şeyler kesinkes değişmişti: DUYGU YOÃUNLUÃU. Duygularım aynıydı. Seviyordum, o gidiyordu, eskisi gibi değildim. O gidiyordu ve ben hiçbirşey yapamıyordum. Göz yumuyordum. Bu ruh durumunda bile o gün güzel anılarımız oldu: meselâ asansörde mahsur kaldık. Bir de onun gülme kriziyle uğraş. Deli işte. Tatlı deli. O tarihten sonra onu hiç ama hiç görmedim. İnsanlar bana o ne yapıyor dediğinde bilmem demek o kadar güç geliyordu ki bana anlatamam. Ortak arkadaşlarımız ( az da olsa ) onu da al şuraya gel dediğinde söyleyemiyordum onu en son gördüğüm yerin bizim evin önü olduğunu. Arabaya binip gitmiş, ben sadece el sallayabilmiştim. Ãimdi herkese lâf anlatacaktım. “neden ayrıldınız?” Sana ne. Sorma işte. Ayrıldık, anlaşamadık. Hem o terk etmedi beni, ne haddine, ben terk ettim! Eski defterleri karıştırıyordum. Çok duygulandım. O günleri çok özledim. Okuduğum her şeyde onu hatırladıkça boğazım düğümlendi. Onu arayamadım. Onunla ortak bir arkadaşımızı aradım. Üzüntüden boğazım da tıkandı, ses çıkmadı. Arkadaşımla konuşmak çok güzeldi. Kızları hasta olmuş. Bir haftadır evdeymiş. Aslında onu çok seviyorum o yüzden çok da özledim fakat aşkımla onu görmeye bir türlü gidememiştik. Gerçi nereye gittik ki? Telefonda onun konusu açıldıkça sesim iyice kısılıyordu. Onunla ilgili haberleri başkasından duymak çok kötü. Gerçi arkadaşımızın anlattıklarını ben biliyordum. Aşkımın kuzeni nişanlanmış. Aşkım kursa gidiyormuş. İçimde öyle büyük istek var ki her şeyi arkadaşıma anlatmak adına, belki rahatlarım diye. Tanıştığımız yerde bizimle aynı anda tanışan bazı insanlar nişanlanmış, bazılarıysa evlenmişti. Biz ise ayrılmıştık. Durumlar farklı olsaydı şu anda biz de çok mutlu bir çift olurduk sanırım. Bugün onu çok düşündüm. Düşünmekten başım ağrıyor. Çok seviyorum. Papatyamın doğru düzgün bir resmi bile yok bende. Onun o eşsiz, masum yüzünü görebilmek için şu hayattaki çoğu şeyi feda ederdim. Sadece biraz telefonla bile konuşsak yeterdi. Onun araması gerekiyor, o da aramayacağına göre. Bugün annemin doğumgünüydü. O, annemin doğumgününü kutlamadı. Annem belli etmiyor ama acayip üzülüyor. Birbirlerini çok seviyorlardı. Ayrılmasaydık, o da bu akşam bizimle olurdu. Pastanın mumlarını ben de üfledim, sırf dilek tutabilmek için. Kısa bir zaman önce, arkadaşımla içerken ne çok hüzünlenmiştim. Aramıştım, seni seviyorum demek için. Uykulu uykulu telefonu açıp cevap verişi yok mu. Aylar sonra sesini duydum. Ertesi gün aramasını çok bekledim ama… Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Bu yaz çok güzel yağmur yağmıştı bir iki gün. Onun yanımda olmayışına ne kadar üzülmüştüm. Ãu an aynı durumdayım. Yağmurda onun elini tutup yürüyemedim, öpemedim ıslak ıslak. Yine de onu hiç tanımamış olmayı asla istemem. Kahroluyorum. Nereye kadar kahrolabilirim onu da bilmiyorum. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, en karakterli, en nazlı, şımarık ve en papatya. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Ona sarılıp camdan yağmurun bardaktan boşanmasını seyretmeye niye hakkım yok Allahım? Yaşadığımız her saniye gözümün önünden geçiyor. Beni affet bebeğim, sensiz yaşayamıyorum. Hayat çok sıkıcı geçiyor. Bir anda hayatımda çok güzel değişiklikler olsa. Belki o zaman onu unuturum. Tek derdim o. Ãu hayatta başka hiçbir sıkıntım yok. Bu arada bugünkü “Büyükanne” filmi çok güzeldi. Kızın yüzü, özellikle de gözleri muhteşemdi. Öyle anlamlı bakan gözlere bayılıyorum. Bu sıralar İstanbul’dayım. Geldiğimden beri içimde bir sıkıntı, moralsizlik. Kendimi düzeltmek istiyorum. Üzülünce, dertlenince kaderin önüne mi geçiliyor, o zaman asla aklıma getirmemem gerekiyor. Okuduğum şehre o yüzden alıştım zaten. Orada düşünmüyorum, vakit o yüzden çok güzel geçiyor. İstanbul’a geldiğimden beri başım ağrıyor, tam bugün geçti derken akşam yine başladı. Tamamen psikolojik. İlk gördüğüm günü bile hatırladığım, herkesin hayran olduğu bir karım olacaktı, olmadı ya da olamadı. Allahım niye istemedin? Belki de cevabını ileride kendi kendime vereceğim. Çok kötüyüm ya, onun zaman zaman nefes alamıyorum dediği durumdayım. Unutacağım, gidecek herhâlde. İnsanlar ne kadar kısmetli olduğumu söylerler. Gerçekten de, ben de her zaman şanslı olduğuma inanırım. Ãu anda onun resmi var karşımda. Onu yine çok özledim. İstanbul’a dönmeden önce, son gözdeme e-posta yollamıştım. Hâlâ cevap alabilmiş değilim. Onu seviyordum hâlâ ama gözüm yeni gözdelerimdeydi. Evin içinde boş boş dolaşmaktan başka bir şey yapmıyorum. Evde sıkıcı, genel şeyler dışında hiçbirşey olmadı. Sabah kalktığımda her yer bembeyazdı. Bak, yine sensiz bir doğa olayı. Bugün bir kız gördüm. Güzel ve masum. Gerçek bir hanımefendi gibi davranıyordu, ağırdı. Hayran oldum. Hem bu kadar güzel hem de bu kadar asil. Güzelliği de inanılmazdı. Duru, saf bir güzellik, sarı, uzun, düz saçlar, mavi anlamlı gözler, bebek gibi bir yüz ve muhteşem bir vücut. Ãaşılacak bir durum. Geçmişi bırakmalıydım. İleriye, yeni şeylere bakmak gerekir. Zor da olsa bakacağız, dönüşüm yaklaşıyordu. Bugün çok kötü bir gün. Bugün onsuzluk sendromu arttı. Ondört şubat ya. Daha şimdiden üzüntü durumuna girdim. Onsuzluk bugün bir başka kötü, bir başka acı. Onunla olmak ne güzel olurdu. Ona sevgililer günü hediyesi yolluyorum: Delilik biliyorum, seninle olmak. Boğazım düğümleniyor, içim sıkılıyor, daralıyorum. Zor aşktı. Devam etmedi. Nerede o güzel günler, onunla geçen saatler, çok özlüyorum, acaba o özler mi? Ah bugün sevgililer günü. Her zamanki gibi yalnızım. Hiçbir zaman olamadım ki. Geçen sene bile. Bugün telefonum çalmadı bile. Bugün ona karşı içimde bir hırs var. Neden bilmiyorum. Ona duyduğum duyguları, onunla dinlediğim şarkıları neden bir daha başkasıyla yaşayayım? Bu kalp seni hiç unutamayacakmış gibi atıyor. Sanki yıllar sonra, sevdiğim insanla evlensem de, mutlu olsam da, bazı anlarda o olsa daha güzel olurdu hissine kapılacağıma inanıyorum. İnşallah olmaz. Olursa, birlikte olduğum insana saygısızlık etmiş olurum. Yine resmin karşımda. Acı veriyor bana yeni baştan sevme düşüncesi. Kaldıracağım artık o resmi. Bugün ona karşı hiçbir iyi duygu hissetmiyorum içimde. Oysa hiçbir suçu yok bebeğimin. Kendince doğru olanı yaptı. Aslında resmine derin derin bakınca o kadar çok şey hissediyorum ki. Acaba bugün o da benim resmime baktı mı? Yazılarımı okudu mu? Ya da yırtıp attığı gün müdür? Onu beni sevdiğin gibi sevme. Bilmesem de acır içim. Demeyeceğim. Bunlar artık bana yavan geliyor. Kimseye üzülemem. Ben geleceğime bakıyorum. Geleceğimi düşünüyorum. Geçmiş hikâyedir. Tarihe hikâye der Fransızlar. Bence de öyledir. Önemlidir ama sadece ders almak adına. Bir yerden sonra değersizdir. Böyle işte. Pek aklıma gelmiyor, unutuyorum zamanla. Zorunluluktan unutmak bu işte. Bir gün sonra ayrılığın günü, yarın daha üzüntülü olurum. İstanbul’dan gitme vakti yaklaşıyor. Bambaşka bir gece. “orada bir sürü arkadaşın var. Oradaki ortama dalarsın, aklına bile gelmem, unutursun, unutursun.” Bana böyle demiştin. Çok ama çok mutlu olalım. Ayrı ayrı…üçyüzaltmışbeş günün acısı var içimde. Bugün onbeş şubat. İstanbul’dan ayrılma zamanı. Çok üzülüyorum. Sevdiklerimden ayrı kalmak dokunuyor bana. Annemden, babamdan, kardeşlerimden ve diğerlerinden. Onsuz geçen günler ne kadar kötü. Düşünüyorum da ne kadar sevmişim. Hâlâ içimde bambaşka bir yerde. Seni çok seviyorum. Derken iki gün geçti. Telefonum çaldı. Yetişemedim. Baktım, numara gizli. Hiç aklıma bile gelmedi. Beş on saniye sonra yine çalmaya başladı. Açtım, alo dedim. Bir ses: “beni tanıdın mı?” tanıyamadım. Başkası zannettim. Az daha … sen misin diyecektim. Sonra “nasıl tanımazsın” deyince jeton düştü. O. Hem çok sevindim, hem de içimde tarif edemediğim duygular uyandı. Onun sesini uzun zamandır duymuyordum. Altı ay sonra niye aradı? “Daha sonra ben yine ararım” deyip kapattı. İlk önce kimseye söylemedim. Dayanabilir miyim? Dışarı çıktığımda gözüme güzeller çarpıyor. Bugün o aramış, ben elâleme bakıyorum, şaşılacak olay. Fazla heveslenmek istemiyorum, tek nedeni bu. Sessiz telefonlar, gizli numaralar, hepsi umut benim için, umut hem de bomboş. Ertesi gün yine aradı. Ãaşırdım, umduğum gibiydi. Birisi ona e-posta yolluyormuş, “niye artık aramıyorsun, arasana” diyormuş, o da ben zannetmiş. Ben de ona ben niye beni ara diyeyim ki dedim. O da , “o zaman ben kapatayım” dedi. Kapattı. Ben de tamam demekle yetindim. Yok canım konuşalım diyemedim. Sensizlik demek ölüm demek. Ölünce seninle olamayacaktım. Seninle konuşamayacaktım. Birlikte aynı yerde bulunamayacaktık. Ben öldüm. Seninle aynı yerde değilim. Seninle hiç değilim. Seninle konuşamıyorum. Gözlerine bakamıyorum. Demek ki ben öldüm. “Benim için öldü” derler ya bu olsa gerek. Ben yaşamıyorum o halde. Yokum. Sevdiğim yanımda değil. Demek ki sevip de söyleyememek “ölüm” imiş. Sensiz yaşıyorum sensizliği. Kendi halimde. Seninle yaptığım, yapmak isteyip de yapamadıklarımı yapamıyorum birbaşkasıyla. Seninle geçtiğim yollardan geçerken gülümsüyorum kendi kendime. Kıskanıyorum kendimi senin adına. Birbaşkasıyla da geçmek varmış bu sokaktan. Yine dalıp gidiyorum. Bu sefer ne sensizlikten ne de senin aşkından. Yalnızlığa dalıyorum, yalnız geçiyor ömrüm. Onun yüzünden, bunun yüzünden, benim yüzümden. En çok suçlu olan da benim. Aşksızlığa mahkum olmuşum. Demek ki hak etmiyorum. Bu dünyada insan ne hak ediyorsa onu yaşamaz mıymış? Madem ben seni yaşayamıyorum, o halde hak etmiyorum. Zorlamayacağım. - Ben istemez miydim senin kollarında ölmeyi. Çok sevdim seni bile bile olmayacağını. Her şeyimizle uyum içerisindeydik bir tek şey hariç. Aslında ilk gördüğümde pek de sevmemiştim. Baktım yanılmışım. Hatamı erken fark ettim. Biliyorum suçlu benim. Ben istemeseydim olmazdı, birliktelik de ayrılık da. Ne yapayım, çok sevdim tanıdıkça seni. Tutamadım kendimi. Kendi ellerimle, karşıma çıkan o mükemmel insanı başkalarına veremezdim. Sahiplendim seni. Benim olmalıydın, oldun da. Derken, aşkımız büyüdü, büyüdü ve kozadan sevgimiz çıktı. Sevgi, aşktan daha da beterdi. Bitmiyordu. Hata yapmanı beklerken, sen kendine daha fazla sevgi duyulmasını sağlıyordun. Nereden bilirdim buralara geleceğimizi? Seni seviyordum, gelecek hâyâli kuramıyordum. Seninle yarın yoktu. Sadece buluşmalarımızda o an vardı. O ânı yaşıyorduk ve bitiriyorduk. Derken yeniden. Her görüşmemiz benim ruhumu okşuyordu. Çiçeklerin hep senden sonra geliyordu. Alışmıştım artık. İlk seferinde yanılmış, “ne de kaba” demiştim senin için oysa. Beni şımartıyordun, şaşırtıyordun. Ãımardıkça seni daha çok seviyor, şaşırdıkça daha fazla bağlanıyordum. Kontrôlden çıkmıştım. Artık kendimi bile tutamıyordum. Seni istiyordum çaresizce. Benim için her şeye hazır seni. Benim için kitaplar dolusu övgüler yazan, bana kırılabilir bir biblo muamelesi yapan seni. Ben artık yerde değildim. Minik bir kuş gibi kanat çırpa çırpa uçuyordum. Bazen yorulup ayaklarım yere bastığında seni itiyordum, sürüklüyordum başka hayatlara. Sen yine fethediyordun beni, hiç kimseye göstermediğin sabrı bana saklıyordun. Tüm benliğime çarpıyordun sabrını ve ben çaresiz minik kuş, yine uçuyordum. Beni uçuruyordun. Seninle gitmek istiyordum buralardan. Nerelere… Seninle heryere. Kimsenin bizi tanımadığı yerlere. Nereye olursa olsun fark etmezdi. Gel deseydin belki de gelirdim. Demedin, kaderimizi yaşadık. Ãimdi senden haber aldığım yok. Ne yapıyorsun kimbilir? Düşünüyor musun beni? Seviyor musun? Adımı hatırlıyor musun acaba? Yoksa şimdi o kimdi ya mı diyorsun? Demezsin sen, bilirim, vefalı arkadaşım. Artık biz arkadaşız. Birbirini görmeyen, görmeyecek olan, birbirlerine tatlı bir sevgi duyan iki arkadaş. Mutlu ol e mi. Sevdiğine yapabildiğinin en iyisini yap. Gerçi sen yaparsın. Ben kıskansam da, unut beni, ben artık bir maziyim senin için. Beni yalnız güzel hatırla. Bir papatya gördüğünde kopartma onu, bak ve gülümse. Gözlerin dolmasın sakın. Yanağına sürme onu, bir de dudaklarına. Senin çiçeğin artık başka bir kır çiçeği. Onu kokla, onu sakla. Ben sana ara sıra kokumdan yollarım. Ben daima seni korurum. Ruhum şimdilik seninle, ilerisini bilemem. Bir gün, bir yerde pişman olarak görmek istemiyorum ikimizi. Pişmanlık yok, sen elinden geleni yaptın, bana söz geçer mi? Saçlarımı hâlâ serbest bırakıyorum, toplamıyorum. Artık kendime bir sevgili bulmam şart. Aklı başında, zeki, üf yavrum cinsinden birisini arıyorum. Artık birisini sevip, ölümüne sevilip, onunla çok mutlu olmak istiyorum. O zaman her şeyimi ona veririm. Bu gelgitlerim biter. Duygu karmaşası yaşamam. Bu sıkıntılı ortamda çok iyi bir dostum var. Beni biraz olsun güldürebiliyor hem de sabahlara kadar. Neyse sonunda uyumuşum. İlâçlarımı alıyorum. Gizli bir numara çaldırdı. Yapma Allah aşkına! O ise, neler düşünüyor acaba, çok merak ediyorum. Onun beynindeki tüm düşünceleri okumak isterdim. Kar yağıyor. Bizimkiler içiyor. Canım bir şey yapmak istemiyor. Nedenini bilmediğim hisler var içimde. Bir korku var, insanın içinde bir sıkıntı, bir telâş olur ya, işte öyle bir şey. Geçer. Artık mutlu olmak istiyorum. Yine gizli numara. İki kez aradı ya, artık her numarayı onun zannederim. Canım içmek istiyor fakat öyle bir ortamda değil. Kaliteli müzik, romantizm, duygusal anlar, aşk…ve çok az içki. İşte benim tarz-ı hayatım. Gözdemi görüyorum ikide bir. Bir arkadaşa yardım edeyim derken onu kaçırdım. Bir daha kimseye iyilik yapmayacağım derken onu gördüm. Mutlu etti beni. İşte aradığım huzur. Sarı huzur. Mavi huzur. Sarı, düz, uzun saçlar, mavi gözler. İşte hayat akışımı değiştirecek insan. Oysa istediğim çok şey değildi ki. Sadece ömrüm boyunca yüzüne bakmaktan zevk alacağım bir papatya. Küçücük. Bir sabah, hem de köründe, bir mesaj geldi. Mesajda “seni seviyorum” yazıyordu. Gökten sevgili mi indi diye düşündüm. Dualarım kabul mu oldu ne. Hemen aklıma kim gelir? Aradım, açmadı. Canım sıkıldı. Yapacak bir şey bulamadım. Gözdemi gene gördüm. Bu ne hava! Gönlüm bir ona bir ötekine gidip geliyordu. Başkalarında ayıpladığım duygu şimdi bende mevcuttu. Bu durumdan sıkılmıyor değildim. Utanıyordum hatta. Artık onu her göremediğimde canım sıkılıyordu. Bugünlerde onu sayıklıyorum. Hâyâllerim onun üzerine. Ãimdilik kendi kendime sayıklamaktan başka bir şey yapabildiğim yok. Latince çalışıyorum bu sıralar. Bilmiyorum ki ileride ne kadar ilgimi çeken gizemli bir dil olacağını. Bugün sınava girdim. Sınavda sıkıldım. Elli alırım değil mi deyip, öğretmene kontrol ettirip hemen çıktım. Sınav öncesi, öğretmen sıralara bir şey yazmayın dedi, benim sırada da “selvi boylum” yazıyordu. Öğretmene bir sakıncası var mı diye sordum. Olmaz, ileride arabanın arka camına yazarsın dedi. Entel ya, sevmez öyle şeyleri, latincesi yazsaydı sanat eseri olurdu. Montaigne okuyorum. “hümanizm, rönesansın ruhudur.” Diğer ülke insanlarını sömürmenin adını hümanizm koymuş bunlar. Bunları düşünürken, bir de ne göreyim. Çok güzel yahu. Yalnız baktım. Göz göze gelmiyoruz. Bakmıyor. İnsanlık adına bir şeyler düşünürken bir de kendimle uğraşıyorum, aşk aşk diye inleyen yüreğimle… Yine de üzerimde pozitif enerji var. Çok mutluyum. Kendimi nedensizce şanslı hissediyorum. Onu her gördüğümde biraz daha hoşlanıyorum. Yemek yeyişi çok kibardı. Çatalı, bıçağı tutuşu. Masmavi gözleriyle bana baktı tam yanından geçerken. O kadar çok etkilendim ki. Artık içkili masalara meze olarak hazırladığım cacığın üzerine naneyle adını yazıyordum. Ben tam salak aşığım. Göz göze geldiğimizden beri çok kararlıydım ama göremedim. Ben yanından geçerken kafasını kaldırıp mavi mavi gözlerimin içine öyle bir baktı ki, o an içimde neler oldu neler. Bugünler hep gözdemi görme ve onunla tanışma hâyâliyle boş boş geçiyor. Sıkıntıdan tokken bile gidip gelip yemek yiyorum. Artık eskisi gibi İstanbul’a sık sık gelmiyordum. Bir ay hatta kırkbeş gün kaldığım oluyordu yaban ellerde. Her an aklımdaydı. Onu düşünüyor, onu yaşıyordum. Daha yeni ayrılmış sayılırdık. Ãunun şurasında kaç ay olmuştu? Hem bir iki kez de beni arayıp hatırımı sormuştu. Bunun üzerine ben de aradım birkaç kez. Bu son görüşmelerimiz oldu. O son telefon konuşmalarından sonra bir daha sesini bile duymadım. Son lafı “yok” oldu ve kapattı. Acaba başka birisini sevebilir miyim? Asla. Ondan başkasına papatyalar alabilir miyim? Asla. İnsanın fikirleri ne kadar çok değişiyor. Demek ki eskiden insanlarda ayıpladığım duygu normal birşeydi. Onlar da zorunluluktan ikilemde kalıyorlardı. Ãimdi onları daha iyi anlıyordum. Onsuz yaşama alışmaya çalışıyordum. İnsan ne kadar severse sevsin, ayrıldı mı, uzun süre görmeyince gözleri başkasını arıyordu. Bu normaldi de. Benim de ilgimi elbet çevremin gözde kızları çekecekti. Ben zaten kime âşık olduysam, o ortamın en gözde kızıdır. Ne yapayım, huyum kurusun. En mükemmelini bulmakta üstüme yoktur. İlgimi birbaşkası çekiyor. Aman Allahım ben bu kadar mı küçüldüm? Nasıl olur? Ona nasıl ihanet ederim? Ne ihaneti? Hangi ihanet? Ulaşamadığım aşklarımı, başkası ilgimi çekince unuturdum. Bu da öyle olacak. Aşk işte. Ayrılınca; ulaştığın da ulaşmadığın da bir oluyor demek. Onları da unuttum, seni de unuttum. Ne farkın kaldı onlardan? Onca romantizm boşa gitti. Bak, ben artık başka bir sarışına aşığım. Hem de ne aşk. Böyle bir kıza aşık olmayacağım da kime olacağım? Klâsik olarak sapsarı saçları var. Başka türlüsü düşünülemez ki. O masmavi gözleri zaten yeterdi bana. Göz rengi konusunda hiç takıntım yoktur. Mavi gözler birbaşka oluyormuş. Daha derin, içi pırıl pırılmış meğer. Okullarda, sınıflarda Atatürk’ün gözleri, o masmavi gözleri gözlerimin içine içine bakardı. “Çalış, öğren ki benden iyisini yapabilesin” der gibiydi. Onun gözleri de gözlerime batıyordu, gözümün içine. Kendi kendime itiraf etmeye korkuyordum ama yeni aşkım hayatımın aşkından güzeldi. Zaman zaman geriye dönüşler olmuyor değildi. Eskiye özlemin had safhalara çıktığı anlar gözlerimi dolduruyor, şarkılarımızı dinlerken gözlerime hüngür hüngür ağlatan bir şeyler kaçıyordu. Evet o zamanlar devamlı gözlerime bir şeyler kaçıyordu. Yoksa ağlamaktan falan değil! Özlüyordum onu. Yeni minik sarı-mavi şekerimi de istiyordum. Onu dünyanın en mutlu insanı yapmak istiyordum. Her zamanki gibi, kimden hoşlansam aynı düşünceler. Çok klâsiğim. Saçmalıklar. Mutluluk, sevgi, sevdiğine büyük ihtimam. Çoğunluğa göre saçmalıktı bunlar. Kabul etmiyorlardı, onlar da önem veriyorlardı. Eş sevgisi, arkadaş sevgisi, vatan sevgisi…bunların pek değeri yoktu artık ülkemizde. Herkeste bir özgürlük hareketi, beklentisi. Ne yapacaklarsa o kadar özgürlüğü. Onların özgürlük dediğine ben yozlaşma diyordum. Gidip gelmeler dizboyu. Aşk sürüklüyor beni! Ondan ona. Aslında “papatya”nın olduğu yerde kimsenin sözü geçmezdi o günlerde. Mavi gözlerin bile. Onunla aşkımız bir ömür sürseydi, bir ömür ne başka sarı saç görürdüm, ne de mavi gözler, yeşil gözler. Olacağı da yoktu. Sevip de ulaşamadığım günler geri gelmişti. Eskiye dönmüştüm, eskisinden farklı olarak. Üniversite hayatı beni çok değiştirmişti. Daha olgun bir insan olmuştum. Önceleri daha bir içine kapanıkken, şimdi daha bir özgüveni olan, her düşündüğünü söyleyen bir birey olmuştum. Gerçi özgüven bende her dâim mevcut olan bir şeydi. Hep ben haklıydım, benim dediğim doğruydu. Ben istediğimi yapardım, ölçüyü kaçırmadan. Ertesi günü iple çekiyorum. Favorimin cevabını alacağım. Yatmadan önce dua ettim. Gerçekten onu çok istiyorum. Gece kolay kolay uyuyamadım. Heyecanlandım içten içten. Ertesi gün öğlenleyin beni görünce gülmeye başladılar. Bana bir sürprizleri varmış, tanışmayı kabul etmiş. Çok mutlu oldum. Ama ortada gözdem yoktu. İstemiyorsa söylemesi yeterliydi. Yine de kafasına bağladığı bant çok hoşuma gitti geç saatlerde onu gördüğümde: Küçük surat, her haliyle güzel. Tanıdıkça onu seveceğime inanıyorum. En azından şu sıkıcı tanışma faslı geçseydi bugün. Yarın yine aynı stres. Bu işler zor işler. Bugünkü ilk mutlu haberi aldıktan sonra odada yalnızdım, kendi kendime şunları diyordum: “Elveda papatya. Ömrün boyunca mutlu ol.” Beklemek yoruyor beni. O ilk heyecanla olsaydı ne güzel olurdu. Benim işim hallolmuyor. Olmayacaksa olmasın. Gözdem ya istemiyor ya da istiyormuş havası vermek istemiyor. İkincisini tercih ederim. Artık ümidi kestim. Günlerce bekledim. Böylelikle daha güzel olacak. Her gün, bir sonraki gün için büyük gün olacak diyorum, olmuyor. Elâlem devamlı bana gözdemi soruyor, hem çok hoşuma gidiyor hem de bir türlü başaramadığım için sıkılıyorum. Demek ki bu hayatta ben kimi sevsem, insanların büyük ilgi odağı oluyor. Sanırım bu benden kaynaklanıyor, daha öncekinde de öyle olmuştu. Bak şimdiden daha önceki bile oldu. Ben daha öncekinin (!) canayakınlığından olduğunu sanırdım, demek ki değilmiş, benim katkım da varmış. Ben her güzele aşık olduğumu düşünürdüm. Öyle değilmiş. Canım arkadaşım. Ne güzel. Onu sadece seviyorum, bir başka o. Arkadaşlığın ne olduğunu hatırlatıyor bana. Yardım ediyor, beni seviyor, beni dinliyor… daha ne olsun işte arkadaş. Bu arada gözdem beni sallıyor. İşi varmış, daha sonra tanışalım demiş. Beklemekten sıkıldım. Artık kararlıyım, gözdemle konuşacağım. Konuştum. Olumsuz. Ayaküstü bu kadar olur. En azından arkadaş olabilirdik. Artık olmaz. Böyle şeyleri saklarsan oluyor, paylaşırsan işte böyle… çok istediğim bir kez daha olmadı. Çok garip duygular içerisindeyim. Gene mi? Ne zaman değil ki? Ãöyle en sevdiğim arkadaşım ve sevgililerimiz, yani dördümüz gezebilseydik. Gerçekten ne güzel olurdu. Bu isteğim de gerçekleşmedi. En büyük isteğimiz olmadı. Keşke bir masal perisi olsaydı, girseydi hayatıma ben de ona prensesim deseydim… Ben böyleyim işte. Ondan hoşlandım ya, şimdi uzun bir süre kimseye bakamam. Ah şöyle olsaydı da, böyle olsaydı da, ben şimdi onunlaydım. Hep keşke. Bir önceki gibi. Herkes teselli etmeye çalışıyor beni. Benim için üzülüyor. Sağolsunlar. Bir ukde daha. Son gözdem arkadaş çevresini iyice genişletmiş. Moralim çok bozuldu. Son günlerim çok kötü geçiyor. Arkadaşlarımdan birisi o iş ne oldu diye sordu, ben de konuştum deyince o kadar sevindi ki çıkıyor musunuz dedi. Yok dedim, anlattım. O pırıl pırıl parlayan gözlerini hüzün kapladı. İşte ben onu bu yüzden çok seviyorum. Benim için seviniyor, benim için üzülüyor. O benim arkadaşlarımı korumam yok mu, çok seviyormuş o huyumu. İstanbul’a dönüyorum. Sabah İstanbul’da papatyama iyi sabahlar öpücüğü yolladım. Hissetmiştir herhalde! Babamı, annemi, kardeşlerimi çok özlemiştim. Telefon sesiyle uyandım. Kardeşim “kalk, kalk, papatyan arıyor” dedi. Allah Allah, ben ne zaman İstanbul’a gelsem o gün evi arıyor. Sanırım sabah yolladığım iyi sabahlar öpücüğünü almış, hemen o aklıma geldi. Annemleri çok özlemiş, illâ gelin deyip duruyor. İstanbul il sınırına girer girmez, o da benim sınırıma giriyor. Sevinmiyor da değilim oysa… Irak Savaşı tüm hızıyla sürüyor, benim içimdeki savaşla beraber. İkisi de çok şiddetli. Ãimdi düşündüm de, papatyamla hiç karşılaşmasaydım, öyle bir insanın varlığından haberim dahi olmasaydı ne kadar kötü olurdu. Ãu anki durumum da çok kötü ancak ben bu durumu tercih ederdim, önüme böyle bir seçenek konulsaydı. Biraz önce televizyon seyrediyordum ve durup dururken bu aklıma geldi. Bu dünya, hayat çok garip. Öylesine tesadüfi ki. Çok ince ayrıntılarla insan nelerle karşılaşıyor. Ãu anda onu arayıp konuşmayı çok isterdim. İçimde öylesine bir istek var ki. Bugün ne yaptım diye düşünüyorum da kayda değer bir şey yok. İnsanın bu kadar istemesine rağmen tek bir şeyi bile değiştirememesi ne kadar kötü. Ne büyük acziyet. Annem ile onu yâdettik. Yine hüzün bastı. Onu ne kadar çok sevdiğini anlatıyordu. Ben de öyle. Ama elinden, elimden hiçbirşey gelmiyor, kahroluyorum. Ãimdi onunla çok mutlu olabilirdim. Tam tersini yaşıyorum hiçbir suçum yokken. Onu görmek bana neler verdirmezdi! Bir günah işledim desem şarkıdaki gibi ama yok. Allahım onu çok seviyorum. Bu hayata herkes gibi biz de birer kez geliyoruz. İnsanın en büyük isteği gerçekleşmedikten sonra bu hayatta yaşamasının ne anlamı var ki? İsyan da etmiyorum. Onu aylardır göremiyorum, sadece birkaç kez sesini duydum, konuştum. Ne yazık ki bir çare gelmiyor elden. Onunla yaşanan günler gözlerimin önünden geçiyor, ismini yazdım bir kâğıda. Karşımda ismiyle, resmiyle. İsmini de resmini de çok seviyorum. Canım yanıyor. İyi ki gözdem reddetmiş beni diyorum. İstanbul’dayım ya. Ben hâlâ papatyamı böyle deliler gibi severken öyle bir şey yapamazdım. Unutmam gerekse dahi, o da istese olabileceğinden emin değilim. Bilemiyorum. İsmini yazdığım kâğıda ekliyorum: “Her şeye rağmen seni çok özledim Papatyam. Bir gün görüşebilmek dileğiyle.” Gece sabaha kadar oturmalarım devam ediyor. Kendimi yorgun hissediyorum. Eskiden İstanbul’a Papatyamı görmeye gelirdim, şimdiyse görmeden gidiyorum. İstanbul’daki son saatlerim biraz buruk geçti. Biletimi iptâl ettirmeyi bile düşündüm. Annem onlara gidecek ya, son havadisleri buradayken öğrenmek istiyorum. Yine de bindim otobüse. Okuduğum şehirde herkes muradına ermiş. Bir ben eremiyorum ne hikmetse. Buraya gelince gelgitler başlıyor. Gözde konumuz açılıyor. Tanıştırılma senaryoları yazılıyor. Onu gördüm. Ballıymışım. Öyle diyorlar. Ne bal be. Onu görmesine gördüm de, arkamı da döndüm. Artık onu görebilme ihtimâlim olan yerlere gitmek gelmiyor içimden. Seni çok özledim. Dünyadaki her şeyden vazgeçerdim senin için. Gözlerim doluyor. İçim o kadar kötü oldu ki. Bana devamlı mesaj olarak yolladığın şarkıyı dinliyorum. Artık gazetede burcunu okumuyorum. Bu bile koyuyor bana. Sensizlik çok kötü. Eğer şu anda yanımda olsaydın, gözyaşlarımı silerdin. Ağlama canım derdin. Gerçi yanımda olsaydın, ben asla ağlamazdım. Gözlerinin içine bakıp seni düşünürdüm. Seni unutmak istemiyorum. Başka sevgilerde teselli bulmak da istemiyorum. O gün gelmesin, tükenmeyeyim. Çok özel bir misafirim var. Adı son gözdemle aynı. Sırf adı aynı diye parti düzenledik. Aman ne hürmet. Aslı gelseydi neler yapardım kimbilir. Taklidine bile bu kadar hürmet ediyorsam varın siz düşünün neler yapardım… Sarı mavi aşkımı pek anlatamadım. Ona döneyim. Çıtı pıtı, şeker kovasına düşmüş bir kızdı. Bir kez dışında hiç konuşma fırsatım olmadı. Bir kez umutlandırdı beni görüşelim diye, ne hikmetse vazgeçti. Canın sağolsun. Hayatın boyunca mutlu ol. Ne diyeyim. Onunla ilgili çok fazla bir şey yazmayacağım. Sanırım evliliği düşündüğü birisi var. Mutlu olsunlar. Suratım asık dolaşıyorum, gülsem de geçici oluyor. Ailemi çok özledim. Onlarla olmanın tadı bambaşka. Yanlarında olmanın tadı hiçbirşeyde yok. İstanbul’dayım. Evde, mutfakta kendime bir şeyler hazırlıyorum da gözüm camdan dışarıya takıldı. Yoldan geçenlere baktım. Aklıma onun bana gelişleri geldi. O camdan onun gelişlerine bakardım, hem de ona bir şeyler hazırlardım. O bile mazi oldu. Her gelişimde kokumu almış gibi arardı. Bu sefer onu da yapmadı. Oysa ona yoldan öpücük de yollamıştım. İki gece önce ona e-posta yazayım dedim. Adresi iptâl olmuş, son telefon konuşmamızda kesin bana darılmıştır, bilirim o böyle şeylere alınır. İstanbul’da boş boş oturmak bile güzel. Orası sıkıyor beni. Gelirken son gözdemi görsem de…onu görmek hoşuma gitti. Gerçi artık insanları sıkmaya başladım. Ulaşabileceklerinden birini hedef seçip, başarılı olacağına, en büyük hedefin uğruna mağlup olmak gerçek başarıdır. Artık takmıyorum verdiğin gümüş bilekliği. Üzülerek yaptım ama zamanı gelmişti. Öptüm ve kaldırdım. Bibloya benzettim bugün onu. Kendimi kötü hissediyorum. Rûyamda onu gördüm. Son telefon konuşmamızdan dolayı kızgınmış bana. Kararım değişmedi diyor. Tuhaf bir şekilde uyandım. Bilekliğimi yeniden taktım. İnsan her zaman hata yapabilir. Neresinden dönse kârdır. Bir daha asla çıkartmayacağım. Ölene dek. Rûyamda onu görüşüm geldi aklıma. Başkasını da düşünebiliyorum. Aklım gidip geliyor bir ona bir buna. Artık ileriye bakma vakti geldi. Bilekliğimi takmasına taktım da, çok ağır geliyor. Sanki onu taktığımda hayatım boyunca yalnız kalacakmışım hissine kapılıyorum. Son gözdemi istiyorum. Ona kavuşayım. Onu her yönüyle beğenmek istiyorum. Ãimdilik fazla tanımasam da o tam aradığım insan. Ben onun dış görünüşü kadar, karakterinin de güzel olduğuna inanıyorum. Muhakkak kötü yanları vardır ama olsun herkeste olur ufak tefek. Ölesiye sevip, çok mutlu olmak istiyorum. Tek beklentim bu. Başka da bir şey beklemiyorum. Geri gelmesen de fark etmez artık. Hayatımın saati çoktan öğleni geçti. Akşama doğru ilerliyorum. Sevgi umutları içimde dolanıyor. Artık gözlerim de kurudu, akmıyor. Onlar da alıştı sensizliğe. Hiç sevmedim kimseyi senin kadar. Hayat saatimin gece olmasını beklemeden hayattan beklentilerimi gerçekleştirmem gerekiyor. Ben kararımı verdim artık. Seviyorum seni. Sen benim hiçbirşeyimsin bu saatten sonra. Artık benim için varsa yoksa o. Bir daha görebilecek miyim diye düşünmüyorum. Görmek, hakkında bir şeyler duymak istemiyorum. Resmine söyle gözümün önüne gelmesin. Çıkmasın çekmecenin birinden. Akşamıma hüznünü kondurma, istemiyorum. Gittiğinde öğlenimi mahvetmiştin. Ãimdi bir başka yaşıyorum hayatı. Eskisi kadar duygum kalmadı. Aldı götürdü hayatımın öğleninde senin zararlı ışınların. Güneşimdin ya. Ben aşklarım için dağları yerinden oynatacağımı söylemedim, olmayacak hiçbirşeyi sunmadım onlara, sadece ve sadece gerçeklerle yaşadım, olacakları sundum onlara. Ãunu yaparım, bunu yaparım da demedim. Senin için her şeyi yaparım dedim, mantık çerçevesindeki her şeyi. Dağları yerinden oynatmak, güneşe uzanmak değildi benim kastettiklerim. Bugün ayrılığın ilk günü. Her gün yeni bir ilk gün benim için. Fazla dokunmuyor insana ilk an, ilk gün, günler. Acısı sonradan çıkıyor aşk acısının. Bir an bir şey oluyor, o dolaylı yoldan yüreğini titretiyor ya cızzz diye, paramparça oluyorsun, ne yaptım diye. İşte o gün ayrılığın gerçekte ne olduğunu yaşıyorsun. Yaşadığın bir anı geliyor aklına, bindiğiniz deniz otobüsüne tekrar biniyorsun ya da beraber gittiğiniz şehir dışındaki o yere tekrar gidiyorsun. İşte ne oluyorsa o zaman oluyor. Yıllar sonra onunla tanıştığın yerin önünden geçerken, oranın aynı şekliyle sizsiz olduğunu fark ediyorsun. Yıllar önce biz burada tanışmıştık, burada birbirimizi sevmiştik diyorsun. Artık orada siz yoksunuz. Başkaları var. Onların tanışmaları, onların sevmeleri yaşanıyor. O şehirdışındaki yerde, artık sen yalnız dolaşırken, yeni sevgiler fethetmiş o kumsalları. Yeni aşkların temelini kazıyorlar. Bizimkisi gibi olmasın diye birbaşka hoşgörüyle bakıyorsun onlara. Sizin yemek yediğiniz masada birbaşkası oturuyor. Sizin yerinizi çalmış, senin en çok sevdiğin balığı söylüyor garsona sevgilisi adına. Buruluyorum. Daha dikkatli bakıyorum, yakınlarındaki masaya oturuyorum. Sana benzetiyorum tabaktaki balığı. Sen de mis gibi kokardın ya. Bunca acıyı boşa çekmez hiç kimse sevmese, ben seni sevmiştim. Dedim ya en baştan. Ben hepinizi çok sevdim. Öncekini de, sonrakini de. Hiçbiriniz beni derinliğine sevemediniz. Bazılarınız terk etme tenezzülünde bile bulunmadınız. Çektiniz, gittiniz. Oysa biliyordunuz beni. Sevdiğimde nasıl sevdiğimi. Kendinizi düşündünüz, bir de birbaşkalarını. Hep başkalarını düşündünüz. Ben aklınıza gelmedim. Sevdiniz de beni, herkesi ve her şeyi göze alacak kadar olmasa da. Oysa ben öyle mi sevdim en az sevdiğimi dahi. En az sevdiğimi bile çok sevdim. Belki şiir yazamadımsa da gözlerine şiir gibi baktım. Sana yolladığım çiçeklerdeki kartlarda şiir değilse de çok güzel düzyazılar oldu hep bana ait. Sana çiçeklerin hep en güzelini aldım. Çiçeklerin hep en süslüleri geldi kapına benden sonra. Güllerin açmamışlarını seçtim sana öylesi makbûldür diye. İçim o kadar dolu ki. Seninle değil. İçimi sıkan bir şeyler var. Daralıyorum. Denizin akıntısına dalıyor gözlerim. Boğazın suları Ege’ye akarken, kokusu da burnuma doluyor. Geceleri boğaz bir özge güzel oluyor. Işıklar beni kendine âşık ediyor. Karşı kıyıdaki ışıkları seyrediyorum. Biri yanıp, biri sönüyor. Ayışığı denizi ikiye ayırmış. Bir kısmı diğerine kavuşamaz gibi. Yoksa bu ayışığı denen şey tüm ihtişamına rağmen kötü bir şey mi? Deniz çok güzel. Kız Kulesi beni yakıyor. Endamlı yapıtı eski aşk hikâyelerini anlatıyor bana. “Kimler aşkını fısıldadı içimde ve karşımda” diyor. “Ben aşk mekânıyım, insanlara ilham veririm, birbirlerine güzel sözler söylemeleri için.” Denizi anlatmak istiyorum. Belki senin de adın Deniz’dir. Seni çok beğeniyorum deniz. Kokunu, boğaza kattığın güzelliği. Sen olmasaydın boğaz ne olurdu diye düşünüyorum. Hiç olurdu. Kim boğazı görmeye giderdi? Kim sana şiir yazardı? Sen her şeyi denize borçlusun. Kız Kulesi ne yapardı? O olmazdı ki. Kim inşÃ¢ ederdi denizsiz boğaza onu. Kim aşkını itiraf ederdi, banka oturup bir çukura bakarak. İşte deniz sen böyle bir şeysin. Sen farkında bile değilsin, insanlık da farkında değil. Ben fark ettim ilk kez senin değerini. Benim hakkımsın sen. Ben keşfettim seni. Ben değer verdim. Ben sevdim. Ben böylesine sevmeseydim, kim sana değerini verirdi? Söyler misin? Ama sen de aynısın. Sen de gider birbaşkasına âşık olursun. Ben beklerken seni, sen başkalarının gönlüne akarsın. O seni bitirir, kirletir. O seni kullanır. Yapma. Ne olur! İstersen ben senin için yağmur damlası olurum. Sana karışırım sonsuza dek. Kimse bilemez, ve de ayıramaz bizi birbirimizden. Birlikte dünyanın dörtte üçünü dolaşırız. Gönlün nereye akarsa, benim bir damlalık gönlüm de oraya akacaktır. Hiçbir zaman seni bırakmayacağım. En kurak mevsimde bile buhar olup senden ayrılsam bile, bileceksin ki fırsatını bulduğunda sana yağacak bir damlalık aşkın olacak. Bunu sana birisi verebilecekse hadi git. Ama yok gitme, sen gidersin şimdi. Korkuyorum sensizlikten. Susadığımda kimi içerim oysa. En şiddetli anımda nereye damlarım. Ben senin damlanım. Senden başkası yok bana. Sen pırıl pırılsın, yeri gelir durulur, yeri gelir coşarsın. Hükmedersin istediğine. Ben de bunları istiyorum. Sevdiğim hükmetmeli, durulmalı ve birden coşmalı bana sevgisi coştukça. Ben böylesini severim. Pısırık, kendinden emin olmayan, sıradan bir sevgili istemem. Oldu mu böyle olmalı. Beni yüreğimden vurmalı. Ben öyle kuru kuruya gurur duymam sevgilimden. Çok iyi olmasından, hanım hanımcık durmasından. Bunlar zaten olması gereken özellikler. Benim sevgilim dolu dolu olmalı. Bilmeli, araştırmalı, öğrenmeli, öğretmeli. Bu dünyaya gelmişse eğer, bu dünyaya da bir eser bırakmalı. Eserden kastım çocuk değil. Ölünce adı anılmalı. Dünya ondan bahsetmeli, onun fikirlerinden, onun insanlığa katkısından. İnsanlık tarihi deyince onun adı en başlarda olmalı. Evinde oturup, çocuklarına bakanları sevmem ben. Bu ülkede kadınlar da bilmeli, öğrenmeli ki bu ülke vargücüyle savaşsın batı bilimiyle. Zorla güzellik olduğu nerede görülmüş. Ben çok çabuk vazgeçemesem de, her zaman insana saygıyı ön plânda tuttum. İnsanların düşüncelerine değer verdim. Benimle biraz mutlu olacaklarına, başka türlü daha mutlu olacaklarını hissettiğimde vazgeçtim onlardan. Papatya benimle mutluydu. Ne yazık ki çok mutlu değildi. Hiçbir zaman çok ya da aşırı mutlu olamadı benimle. İçinde hep bir burukluk vardı. En mutlu anında bile, bir olay karşısında mutsuz oluyor ve bahanesi ben oluyordum. Onu kaybettiğimde, hep neden diye soruyordum. Ãimdi ben mutsuzdum, önemli olan karşımdakini mutlu edebilmek idi. Dediğini yaptım. O hürdü. Bense hâlâ hayıflanıyor, keşkelerle vakit öldürüyordum. Elimde değildi. Hep onun hâyâlini kuruyordum. Hayatı kendi istediğim gibi yönlendirmek istiyordum fakat gücüm yetmiyordu. Nasıl oluyorsa öyle yaşamayı öğrenmeliydim. Hakk’a boyun eğmek görevimizdi. Yine de bu rûyadan uyanmayı çok istedim. İstedim ki uyanayım, papatyam yanımda olsun. Tüm güzellikler yaşanmış olsun da, o kötülükler birer rûya olsun. Mutluluğumuza kaldığımız yerden devam edelim. Maalesef hayattaki hiçbirşey rûya değil birer gerçekmiş, geri dönüşü yokmuş. Ben bunu öğrendim. Bir şeyi, değerli bir şeyi kaybettiğinde ne yaparsan yap onu elde tutamıyormuşsun. Elinden uçup gitmiş bir kere. Alışıyor insanoğlu. Alışmadık mı? Hem de kaç sevda eskittik üstüne. Düşünüyorum da nasıl olduğunu hayrete düşüyorum. Bir zamanlar bir saniyemi bile onu düşünmeden geçiremiyordum. Aklıma gelmediği olmuyordu. Onsuz hayat diye bir şey yoktu. Onsuz bir gün yoktu. Onunla telefonda görüşmediğim, sesini duymadığım bir gün yoktu. Ãimdiyse başkalarını tercih ediyorum ona. Karşılaştırdığımda başkaları ağır basıyor. Karmaşık duygular. Açıklaması belki çok basit, belki de yok. Ondan sonra birkaçına ilgi duydum ama olmadı. Süregelen hastalığım ortaya çıktı: söyleyemedim. Sevdim de söyleyemedim. Bu aşksızlık ortamında, ben okulumu bitirmeye çalışıyordum. Arkadaşlarım bana yetiyordu. Orada çıldırmadıysam bunu biraz da onlara borçluyum. Okulunu uzattığına sevindiğim arkadaşım. Seninle bu dünyada yapacağımız çok iş var, hele sen doğudaki görevini tamamla, git Umman’a da bir dön. Bana mezuniyet hediyesi olarak “MAAÃALLAH” takacak kadar değer veren yüce insan. Okulumu bitirdim. O defter kapandı tüm güzellikleriyle. Ben arkamda hep güzellikler bırakırım ki, döndüğümde oradan güzellikle gireyim. Oraya tek gitmiştim, tek döndüm. Sıra dışı bir olay değil. Gayet normal. Oradan buruk bir şekilde ayrılıyorum. Beş sene yaşadığım şehir bir başka güzel şimdi. Denizi, yolu, merdivenleri, evleri, sosyete insanları, Burcuvaları! Hepsini özleyeceğim. Artık tatil zamanı. Beş yılın yorgunluğunu, stresini atıyorum. Yazlıktayım, üç senedir olduğum yerde. Alıştım artık. Aynı insanlar, aynı büfe. Yabancı turist yok denecek kadar az. Aşkın tam zamanı. Hava tertemiz. İnsanın oksijenden başı dönüyor. Daha pek çok Türk’ün keşfetmediği bir orman yığını. Yavaş yavaş yangınların arttığı yazlık yer! Aşk ateşi sarmış dört bir yanı. Bakalım gözüme kim ilişecek? Daha önceki gelişlerimde fark edilebilir bir güzel görmemiştim. Ara sıra okulumun şehri geliyor aklıma. Hep mutlu hatırlıyorum orayı. Aşka dair bir şey olmadığı için oradan ayrılırken, hüzün olsa da bu hüzün farklı bir hüzün. Ayrılığın, arkadaş özleminin, bir daha asla, gittiğinde aynı insanları topluca orada göremeyeceğinin hüznü. Yaz çabuk geçiyor. Burada yine gözüme biri ilişiyor. Uzaktan bakıyorum: mükemmel bir aile. Her bireyinin yüzünden sanki nur damlıyor. Akça pakça, güleryüzlü, çok sevimli bir aile. Kız kardeşimle onlara “Güzel Aile” adını taktık. Gerçekten güzel bir aile. En küçükleri Eda. Bir tek onun adını öğrenebildim, ablasının adını öğreneceğim yerde. O yüzden kızcağızın adı “Eda’nın Ablası” kaldı. Adını bile bilmiyordum, öyle güzeldi ki. Sarı saçlarını denize girmeden önce jöle ile arkaya atıyordu, denizden çıktıktan sonra önüne gelmesin diye. Balık etli, mükemmel mi desem, fevkâladenin fevkinde bir güzelliğe sahipti. Her şeyiyle. Ama nasıl tanışacağız? Benim kaybedişlerim de hep bu nedenden oluyor zaten, gereğinden fazla saygılıyım sanırım. Bunun mükâfatını alıyorum her seferinde! İnanıyorum ki bunların karşılığını bir gün topluca alacağım. Zamanını bekliyorum Allah’ın lütfû için. Eda’nın Ablası her gün tüm güzelliği, tüm ihtişamıyla, albenisiyle beni büyülüyordu. Onu görmek içimi ürpertiyordu. Ufacık köyde nereye gitsem onu görmek istiyordum. Akşamları bu pek mümkün olmuyordu. Dupduru, sâde güzelim sakin bir tatil geçiriyordu. Acaba oraya her sene geliyor muydu? Bir gün dönmeye yakın Ece’yle de tanıştık. Güzel Ailenin en küçük bireyi. Oraya buraya kaçıp duruyordu. Dur dedim şu küçük şeyi yakalayayım da ablasıyla tanışma fırsatım olur. İşte o an dönüm noktasıydı. Ellerimden kaçtı, ablası da. Onun için İstanbul’a dönüşümü bile iptâl ettim. Onu çok beğeniyordum. Ne yapabilirdim. Olmuyordu. O çok beğendiğim, dünyalar güzeli Eda’nın Ablası bir baktım ertesi gün yok. Gitmişti bana haber vermeden! Oysa ben onun için kalmıştım, orada, öylece yapayalnız. Yaşadığım korku gerçek olmuştu. Her gün korkuyordum, ya ertesi gün göremezsem diye. Hep niyetleniyor ama yapamıyordum. Ondan hoşlandığımı, onu beğendiğimi, arkadaş olmak istediğimi söylemek istemiştim. Artık seneye kalmıştı. Geleceğini bilsem değil bir sene, onu iki sene bile beklerdim. İçimde bir his vardı ki, o aklıma geldiğinde, içimde çaresizliğin hükmü yankılanıyordu: bir daha onu göremeyecektim. Bir daha oraya mı gelecekti? Gelse bile ne zaman? Bakalım ben orada olacak mıydım? Olsam da aynı duygularla…? İşte bu beni öldürüyordu. Onsuz ya bir gün ya da bir buçuk gün kaldım orada, başarısızlığın verdiği acıyla İstanbul’a döndüm. Artık durgunlaşmıştım iyice. O düşünce devamlı aklıma geliyordu: bir daha onu göremeyeceğim. Oysa, belki de konuşabilseydim ne kadar mükemmel olacaktı. Harika bir ilişki. Bir senemiz birbirimizi görmeden geçecekti ya da tüm hayatımız. Onunla bu bir senede halbuki neler yapabilirdik. Sonbaharda, sıcak yağmurlu günlerde yürüyüş yapabilirdik. Üstümüze yağmur damlaları yağdıkça, her damlada yürüyüşün romantizmi artardı. Her adımda, ben ona daha da âşık olurdum. Yüzüne bakıp iç çekerdim yağan yağmurda. İkimizin yüzüne, aynı anda, aynı yağmur damlası düşerdi. Yüksek bir yerden, yağmurun denizi ıslatmasını seyrederdik. Ben ona sonbaharın ilk çiçeklerini verirdim, yazın son yaprakları sararırken. O günlerde havada aşksı bir kapanıklık olur ya, işte o havada yanında olmak isterdim, sadece yanında, dizinin dibinde. Hep yapardımlar, ederdimler. Yaptım, ettim yok. Derken kışa girerdik. Hep ben mi onun için bir şeyler yapacağım, biraz da o bir şeyler yapsın aşkı için. Kış soğuğunu ısıtsın meselâ. Bu sefer soğuk-yağmurlu hava öyküleri ama illâ ki yağmur istiyorum. Ben yağmuru seviyorum. Ne güneşi ne de karı bu kadar sevemem. Yağmur bana aşkı getirir hep. Ãimdi neredesin, hangi şehirde? Bilemiyorum, bulamıyorum. Aklım almıyor. Kendimi kaybetmek üzereyim. Sen gittin ve bitti. Seni sevecektim ben, olmadı. Ne yapacağımı bilemiyorum, ne düşüneceğimi idrâk edemiyorum. Ãaşmış kalmış durumdayım. Yakarıyorum Allahıma, çıkartmıyor seni karşıma. Oraya gitmek istemiyorum. Gider de o sokaklarda seni göremezsem sükut-u hâyâle uğrayacağım. Son umudumu saklıyorum. Onu da yitirirsem nasıl yarına bakacağım? O yollar ya boşsa, ya sensizse, son ihtimalimi de öldürürsen, seni anmayacağım, yok yok anacağım. Sensiz olmaz orası. Denizi deniz, kumsalı kumsal, güneşi güneş olmaz sensiz, ayışığı vurmaz denize, toprak yağmurlu havalarda eskisi gibi kokmaz ve ben oraya bir daha gitmem sensiz. Seni görmek masal. Ben o masalı yazıyorum: seni görüyorum pırıl pırıl bir temmuz sonunda, ansızın karşıma çıkıyorsun tüm masumiyetinle. Göz aşinalığı var artık, bir merhabayla başlar bizim aşkımız. Ãimşek çaktı. Birazdan yağmur yağacak, aralıksız bir hafta boyunca. Yağsın, yağsın da bana her yağmur damlası seni yaklaştırsın. O kadar uzaksın ki bana. Seni bulduğumda ya kaybedersem? Ya benden uzaklaşır, ben senden koparsam? Bunları bilsem de seni bekleyeceğim, bulacağım orada. Beynimin sağ yanı bulacaksın, sol yanı boş hâyâller kurma diyor. Beyin vücudun diğer bölümünü yönetmez mi, işte kalbim yine beynime, sağ tarafına hükmediyor. Umutsuzluğun içinde umut et diyor. İnsanı başarıya götüren budur. İste, uğraş, didin, kibiri bırak, gururu unut, onu bul diyor. En çok yüreğimi seviyorum ben. En iyimser organım. Beynim hep mantık derken, kalbim duyguların, isteklerin diyor. Mantığı şimdilik senin için rafa kaldırdım. Gelmezsen, tozunu alıp kullanmaya başlayacağım, gelmezsen, seni unutacağım. Gelmezsen, beynime, kalbime hükmetme yetkisi vereceğim. Sen bilirsin. Yağmurda yalnız yürümeyi hiç sevmem. İlla yanımda biri daha ıslansın. O zaman başka yağıyor yağmur. Tabi kışa girdik kar yağar, İstanbul’a fazla bırakmasa da kendisini. Kar yağdığında onunla camın sıcak tarafında olurdum. Camdan karın yağışını seyrederdik. Canı sıkılırsa, saçlarının renginde kar yağdırırdım ona, beğenmedi mi, o zaman sarı karı, gözleri gibi elâ kara dönüştürürdüm. Ya da kırmızı, pembe, eflatun…ne renk isterse. Cam tavanlı bir evden tavana düşüp ses çıkaran yağmurla karışık rengârenk karı seyrederdik. Ya da açık bir havadaki sonsuz yıldızları. Hatta onların ötesine geçip, Mars’ı, Uranüs’ü, Jüpiter’i seyrederdik Venüsümle. Ãimdi bir şiir okuyorum. Kimi görsem biraz sana benziyor. Ben sevdiğimi hiçbir zaman birisine ya da birilerine benzetemedim. Benzemiyorlardı ki! Kimi sevsem farklı, kimi sevsem bambaşkaydı. Eşsizdi, kusursuzdu. Kimse değildi, o idi. Derken ilkbahara birlikte girerdik. Öyle ondört şubatı da fazla şaşaalı kutlamazdık. Bizim özel günümüzü başkaları belirleyemezdi. Herkesin kutladığı gün her yer kalabalık olurdu. Güzel olmazdı. Zaten ben ondört şubatta çiçek almaktan nefret ederim. Çiçekçiler nasıl olsa satıyoruz diye o gün özen göstermiyorlar. Hep artık çiçekler kalıyor, süslemesi eksik oluyor. İlkbaharda ne yapardık acaba? Yağmurun ıslattığı toprağı koklar, sıcağın aşkımızı kavurmasını seyreder, birbirimize alışmanın rahatlığını yaşardık. Bir de doğumgünümü kutlardık. Her türlü sürprize açığımdır. Sürprizlere bayılırım. Eda’nın Ablası bana ne sürpriz yapardı acaba? Ne hediye alırdı? Nasıl kutlardı? Birbirimize alışmışız, daha derin konulara girerdik. Kumsalda kitap okuyan kültürlü kızımızla edebiyat, tarih, siyaset konuşurduk. Belki ülkenin sorunlarına birlikte el atardık. Vatanı kurtaran milliyetçiler olur belki bu dünyada kavuşamadan göçüp gider, oralarda, öbür dünyada sonsuz saadeti yaşardık. Sonra yaz gelirdi. Birlikte, tanıştığımız yere gider, hatıralarımızı yâdederdik: ilk defa şurada fark etmiştim seni, şurada, şu gün, şunu yapıyordun. Ãunu giymiştin. Ne yazık ki bunların hiçbirisi olmadı, olamadı. Ãimdi seninle olduğum yerde sensizim. Hiçbirşey eskisi gibi değil. Buralara sensiz gelmek de varmış. Buralar bomboş. Kalbime özenmiş, herkes terk etmiş buraları. Seni gördüğüm, sana baktığım yerlerde kar var. Beyaz kar. Sen yoksun ki rengârenk olsun tüm coşkusuyla. Kumsal bomboş, kimseyi göremiyorum. Denizin üstü buz tutmuş, dalgalar kıyıya vuruyor. Güneşlendiğin yerleri buzlar kaplamış, soğuk bir havası var. İçimi ısıtmıyor. Nasıl ısıtsın? Sen yoksun. Bir gün çıkıp gelsen, ne olur. Neler olmaz ki! Kar birbaşka yağar sanırım. Banklar bomboş. Üzerleri soğuk. Yollarda kayıyorum yürürken. Müzikten eser yok. Tek müziği deniz yapıyor. İçime doluyor dalga sesleri. Tüm ahengiyle, zamanlamasıyla kıyıya yaklaşıyor, yüreğime sensizliği çarpıp, uzaklara kaçıyor. Ve bunu hep yapıyor. Senin evine gittiğin yol mu? Issız, sessiz, hüzünlü, sensiz. Burası ağlıyor sana, sensizliğe. Beni öylece bırakıp gitmene içerliyor ağaçlar, çiçekler. Biliyor musun güneş doğmuyor artık? Göstermiyor yüzünü. Bulutları siper etmiş kendine. O gelmeden parıldamam diyor. Sadece loşluğunu yolluyor buraya, kuru bir aydınlık. Kasvetli bir gün ve bir gün daha. Dün güneşle konuştum. Ay ile dertleştim. Bulutlar seni sordu. Utandım bir şey diyemediğime. Güneş seni özlemiş, o gelse de tüm güzelliğini güzelliğimle yaksa diyor. Ay, denize yansımıyor artık. Ben, ona yansırım diyor. Yüzünü benden almış o, işte o yüzden senin ay yüzlü sevgilin olacak diyor. Bulutlar hüzünlü. Zaten onlar hüznün, kasvetin ismi değil mi? Üzüntüden birbirlerine vuruyorlar. Çatmışlar sana, hüngür hüngür yağıyorlar. Anlamıyor onlar seni. Suçluyorlar. Sen bir gel buraya, nasıl da utançlarından kaybolup gidecekler. Zaten güneşi de engelliyorlar. İçimden bir ses sana kavuşacağım anın, an be an yaklaştığını söylüyor. Geliyorsun biliyorum. Tüm sessizliğinle, o geçen seneki hüzünlü yüzünle hatırlıyorum seni. Bazen yüzünü hatırlayamıyorum, kardeşine kızışını, yüzüşünü, yürüyüp eve gidişini hatırlıyorum. Hepsi aklımda. Hiçbirini unutmadım. Unutturmadı bana kalbim seni. Tüm yollarımın sana çıkacağı günleri bekliyorum. Burada, doğal güzelliklerin arasında, doğanın en güzeliyle geçireceğim günleri hâyâl ediyorum. Ne olur sevgilim çabuk gel. Bekletme beni buralarda. Başkalarına muhtaç etme. Bitirme bizi, başlamasına izin vermeden. Ey denizkızı, seninle denizin dibinde, gökkuşağının boynuna dolandığı noktada buluşalım. Gökkuşağı seni bekliyor, tüm renklerini göstermeye. Burada bayraklar dalgalanmıyor, takalar çalışmıyor, gürültü, şenlik, şaşaa olmuyor sen olmayınca. Bir tek sen yetersin bana. Lûtf et. Hep sevdim de söyleyemedim, bu sefer söyleyeceğim. Seni bekleyeceğim, seni, yalnız seni. Buraya her gelişimde seni anıp, seni bekleyeceğim, yıllarca gelmesen de, ya bir gün gelirsin ümidiyle. Ya bir gün çıkagelirsen? Geleceksin biliyorum. Yazın en güzel zamanında geleceksin. Kır çiçeklerinin renk renk, şımarık şımarık açtığı zaman geleceksin. Geleceksin ve bir daha geri dönmeyeceksin. Hapsedeceğim seni. Alıkoyacağım. Beynimden çıkartmayacağım seni. Günün yirmidört saati, bindörtyüzkırk dakikası, seksenaltıbindörtyüz saniyesi aklımda kalacaksın. Başka çaren yok. Hoyratça seveceğim seni. Teninin ipeğine dokunamamacasına, saçının sarısına kıyamamacasına, gözünün dışına bakamamacasına seveceğim seni. -Geliyorum aşkım bekle. Bilmiyordum beni bu kadar beklediğini. Güneş ile ay ile bulutlar ile dertleştiğini. Demek onlar da özlemişler beni. Göstermiyorlarmış gerçek yüzlerini. Söyle onlara göstersinler, geliyorum ben, seni mahrum etmesinler güzelliklerinden. Bulutlara kızmıyorum. İstemiyorlarmış beni. Olsun biz yine de en çok onlarla mutluyuz. Onların altında yürürüz. Onlar coşturur tek olmuş yüreklerimizi beni sevmeseler de. Ben seviyorum onları. Karamsarlık onların özü. Bu kadar karamsar olmasalar, milyonlarca yıldır, yağabilirler miydi? O karamsarlık dolduruyor yüreklerine o yaşları. Onlar her ağladığında insanlık bereketlenecek, toprağın verimi artacak. Ortalık toprak kokacak. O toprak ki kokusuyla bize ne güzellikler tattıracak. Ãiir gibi oluyorum seni düşündükçe. Müzikâl bir tını inliyor içimde biryerde, coşkun dalgalar kabardıkça kabarıyor. Geldiğimde hâyâl kırıklığına uğramayalım. İkimiz ayrı yerlerde, ayrı insanlarla karşılaşmayalım. İşte buna dayanamam. Bu haksızlık olur. Bu yüzden yakarıyorum beni kimseye âşık etme diye Allahıma. Bunu istemiyorum. Bu haksızlık olur sana da bana da. Bunca bekleyişe yazık olur. Onca vazgeçişe günah olur. Bu kadar sırf sevmek adına beklememize ne olur, onu bilemem. Adını koyamam. Seni seveceğim. Sana mutluluğu getireceğim, bekle yoldayım. Deniz geliyor, gidiyor. Bugün, bu gece daha da hırçın bir hâl almış. Gidiyor, üzülüyorum, geliyor, seviniyorum. Ne yapacağımı ben de şaşırdım. Aklıma başka başka fikirler geliyor. Ãeytan dürtüyor, çeliyor aklımı. Ben yine de oturmuş denizin gelmesini bekliyorum. Tam karşımda duruyor aslında, fakat ne tam geliyor, ne de tam gidiyor. Arada bırakıyor beni. Geldi diye seviniyorum, gitti diye üzülüyorum. Sonra bir baktım alışmışım. Ne gelmesine seviniyor, ne de gitmesine hayıflanıyordum. Nasıl olsa gidecek diyorum, nasıl olsa gelecek, her seferinde dönmüyor mu sahile diyorum. Zaman her şeye alıştırıyor beni. Artık gel-gitler bana heyecan vermiyor. Hep aynı şeyi yapıyor. Bulutlar haksız değillermiş diye düşünmeye başladım. Böyle bir gelip bir giden denizi ne yapsınlar. Sonra bir şey öğreniyorum. Tüm suçlu meğerse ay imiş. Ay zorla denize gelgitler yaptırıyormuş. Artık en büyük düşmanım ay. Kötü huylu ay. Sevdiği denizi başkalarına vermemek için ona öyle bir oyun oynuyormuş. Benim denizimle kavuşamama nedenim olan o ayı yoketmeliyim. Denizin üzerine ışığını vermiş, benim aşkımı okşuyor. Gittim, o ayışığını bulmaya çalıştım. Gecelerce onu aradım. Bulamadım. Elimi uzattım ayı yere indirmek için, olmadı. Düşmanım çok güçlüydü. Doğaüstü güçleri vardı. Ona ulaşamıyordum bile, hesap nasıl soracaktım? Bu çaresizlik beni yıldırabilir miydi? Ben sevdiğimi yanıma getirecektim. O ayı ister dolunay isterse hilâl şekline girsin alaşağı edeceğim. Beni şekillerle kandırıp, sindiremez. Bana ait olanı alacak, bir de manevî duygular beslediğim kılığa girip bana dost görünecek. Ey ay, sen aramıza giremezsin. Ne olurdu bana gerçeği söyleseydin, bulutlar gibi mert olsaydın. O bulutlar ki anlattılar açıkça yaşadıklarını, duygularını. Yeni bir aşka başlamak ne güzel duygu. İnsan onunla ilgili olan her şeyde bir heyecan, sıcaklık hissediyor. Onu görmek, onu hissetmek, yanındaymış hâyâli kurmak ne güzel. Aşk masaldır. Sen yazarsın. Kimse karışamaz, değiştiremez. Nasıl istiyorsan beyninde öyle gelişir, öyle yaşarsın. İstersen en mutlu olursun. En tepeye çıkarırım seni. Zirvemdesin artık. Sana benden gayrı kimse dokunamaz, ulaşamaz da ondan. Sen ve ben varız bu masalda. Yazarı biziz. Bu aşkın kaderini biz yazarız, biz sileriz. Bunun dışında bir şeyin gerçekliği yok. Masalımızı uzun uzun, tane tane, yavaş yavaş yazalım. Her kelimesini ayrı bir özenle seçelim. Dünyanın en güzel masalı bizim masalımız. Sayfa sayısı bizim ömrümüz. Aşkımızla beraber yaşadıkça bu masal biter mi? Gel bu masala başlayalım denizim. Doğa bizi bekliyor tüm ihtişamını göstermeye, güneş ışığını sana, masala saklıyor. Yağmurlar aşkımıza yağacak, söz verdiler. Ay bile vazgeçti sevdasından, bizi aydınlatacak güneşsiz gecelerde. Övgüye değer olan, saygıyı, sevgiyi hak edensin. Seni övüyorum, sayıyorum, seviyorum. Sen bence kutsalsın. Sen bir kriptekssin anahtarının yalnız bende olduğu ve yalnız ben açarsam açılırsın. Seni hazinem gibi taşıyorum beynimde. Mantığım, duygularım ilk kez işbirliği yaptılar, uyum içinde çalışıyorlar: seni övüyorlar. Mantığım duygularımla yine de kavga etmesini biliyor. Duygusal olarak makul olsa da mantıken daha doğru bu kız diyor. Aradan on ay geçti. Yazın sonunda oradan ayrılırken nasıl geçer bu yıl derken bir baktım haziran gelmiş, hep onunla karşılaşmayı umdum bu yıl. Bir alışveriş merkezinde, restoranda, kahvede, sahilde, boğazda. Ne hüzündür ki göremedim. Ãu koca şehirde, ki bu şehirde yaşayıp yaşamadığını dahi bilmiyorum, karşıma çıkması fikrine biraz hatta oldukça polyannacılık ya da saflık diyebilirsiniz. Ben buna âşk diyorum. Âşk gibisi var mı be? Beni oturtup, gecenin bir yarısı bunları yazdıran âşk. Aşk nedir? Budur. Onu koruyacaksın ki ellerinden uçup gitmesin. Aşkın ömrü filan da yoktur öyle üç yıl, beş yıl. Tırtıl nasıl ölüp kelebek oluyor. Tırtıl kelebeğe zemin hazırlıyor, aşk tırtıldır. Kısa yaşar tırtıl ve zamanı gelince korunağı kozaya girer ve rengârenk bir kelebek olur. Âşk da böyledir. Kozasından çıktığında artık sevgidir, o aşk. Tırtılı öldü zannedenler, aşklarını da öldürür öyle birkaç yılda. Âşka sevgiden daha fazla değer verenler sevgilerini silip yeni âşklara yelken açarlar. Oysa kelebek tırtıldan daha güzeldir. Kelebek sevgidir. Kelebek bir şeyin sonunun başlangıcı değil, onun devamıdır. Sevgi de aşkın devamıdır, sevgi; aşkına daha fazla önem vermektir, daha fazla sadakat, daha fazla ilgi-alaka bahşetmektir hem de ömür boyu. Sevgi; aşka maneviyat katmaktır. Âşk hızlı yaşanır, çünkü duygularının doruğudur, oysa sevgi öyle midir? Bitmez. Sever de seversin. Ağır ağır yaşarsın her şeyi. Bir ömre yayarsın, yine de yetmez o ömür, biryerlerde bir şeyler yarım kalır, ya aldığın hediyeyi veremezsin, ya söyleyeceğin sende kalır, içine dert olarak…hayatın acı tarafları olmasa bu kadar güzel olur muydu? Nefret olmasa, kim sevginin değerini bilirdi? Ya da ihanet… kim bilirdi sadakati? İşte böyle âşkımı, sevgiye dönüştürmek istediğim âşkımı aradım durdum. Çıkmadı karşıma. O çıkacağına başkaları çıktı karşıma. Onu görmek isterken, başkaları göründü bana hiç istemediğim halde. Aylardır görmüyorum Eda’nın Ablasını. Normal olarak insan biryerlerde birilerini görüyor. Ben de gördüm, beğendim fakat aklımda hep bir daha görüp göremeyeceğim belli olmayan Eda’nın Ablası kaldı. Beğendiklerimi hep onunla kıyasladım. Ondan güzelini bulamadım. Saçlarını unutamadım. Bir de duruşundaki asaleti. Birbaşkası girdi hayatıma. Hayatıma derken tanıştık. Beğendim ama her zamanki gibi ikilemde kaldım. Hep ulaşamadığımı tercih ederim ben. Nedense. Hep böyle olmuştur. Ulaşamadığım bana daha çekici gelir, beni kendine bağlar, müptelâsı olurum. Biraz da bu yüzden yine bana hüsran, yine bana hasret kaldı. Ondan bahsetmek istemiyorum. Cici bir kızdı. Duygusal olarak bir şey hissetmiyorum, çabuk geçti nedense. Onunla olur muydu, olmaz mıydı ne bileyim, yaşanmadan bilinmez. Bilmek de istemiyorum. Kendi yaşantısı olan, kendi halinde bir insan. Mutlu olsun sevdiğiyle. Benim diyecek başka birşeyim yok. Onu unuttum gitti. Bir şey de hissetmiyorum. Arasıra konuşuyoruz, ne haber, nasılsınlar… Eda’nın Ablası yavaş yavaş aklımdan çıkıyordu. Onbeş gün görüp, on aydır görmüyordum. Allah’tan şıpsevdi değilim, önüme gelene âşık olmam. Yine de günümüzün kızları bir başka güzel, birbaşka bakımlılar. İnsanı cezp ediyorlar. Yine iyi dayandım sadık bir âşk adamı olarak. Taa ki onu görene dek. Kahveden içeri girdiğimde zaten direkt gözüme çarptı. Enteresan bir çekiciliği vardı. O gün oraya gitmiştim değişiklik olsun diye. Bu ilk. Bir de ne göreyim. Gerçekten çok güzel bir kızmış. Ayak tırnağından saçının teline kadar. Çok aşırı bakımlı, bütün kıyafetleri uyum içinde olan, harika bir ses tonuna sahip bir kız. Sarı saçları o kadar gür ki, tırnakları Fransız usulü. İnce, uzun parmaklarına ne kadar da yakışmış. O kadar zarif bir görüntü, uyum içinde kıyafetler, zerâfet dolu bileklerinin bitiminde başlayan çok güzel terlikler ve bakımlı ayaklar. İtiraf etmeliyim daha güzelini çok gördüm ama onun gibi zarif görünüşlüsüne hiç rastlamadım. Nasıl anlatılabilir ki görmeden. Dar kotu ve güzel bluzuyla, o ince bilekleriyle öyle uzun duruyor ki. Anaokulu öğretmeni olacakmış, olsun bakalım. O tatlı ses tonuyla küçük çocuklara ne kadar da güzel hükmeder. Bir kere gördüm. Sadece bir gün. Ama yetti. Onun gibi bir sevgilim olsun daha ne isterim. Belki bir daha göremem onu. Öyle bir umudum da yok. Keşke bu şehirde yaşasaydı, bu şehirde okusaydı, ne var oralarda. Ne zaman dört ayağımın üzerine düştüm ki, zaten dört ayağım da yok. İnsanın içi açılıyor. Benim öyle oldu gördüğümde. Hiçbir umutsuzluğu düşünmüyorsun umutsuzluğun ortasında. Sadece bir gün uğruna. Tam bir gün bile değil. Topu topu sekiz saat, ama yetiyor. Onunla birlikte olduğumu düşünüyorum da, onunla dolaşmak, zaman geçirmek, birer kadeh ince belli bardaklarla, bir arkadaşımın tabiriyle, içilen içkilerden içmek, mumlarına kadar kendi ellerimle hazırladığım, ateş kırmızısı şarap yudumladığımız bir akşam yemeği. Renk ahengi mükemmel bir sofra, peçetelerine kadar. Aynı renk masaörtüsü, aynı tonda desenli tabaklar, aynı renk ince, uzun mumlar ve peçeteler, pembe, koyu pembe renkler. O masaya ve iç ürpertime, kalbimin ritmine uyumlu iki şarkı. Biri müzik setinde, diğeri masada, karşımda. İki şarkım da hiç bitmesin diyorum. Diğeri çalmaya devam etsin yemek boyunca, karşımdaki de konuşmaya. Müzik setindeki beni duygulandırdıkça, karşımdaki hayatımın en romantik şarkısı bana anlatsın, anlatsın, anlatsın. Gittiğimiz “Arka Bahçe” filmini, sevdiği şeyleri, olayları, kitapları, çiçekleri, neyi seviyorsa onu anlatsın bana o buğulu, narin, kırılgan, cilveli sesiyle. Anlattıklarım olur mu bilmem, uçuk bir ihtimâl. Yaşamda olmaz diye bir şey yok ama olma ihtimâli de pek yok. Daha şimdiden dün olmadı mı? Hatta “dün”lükten bile çıktı. Ne bu ya? Niye benim aşktan yana şansım yok? Hiç mi gülmeyeceğim? Ãimdilik böyle görünüyor. Bakalım hayat daha neler gösterip ucundan, gerisin geri alacak. Neden ben sevemiyorum ya da daha açık konuşayım neden ben sevilmiyorum? Neden bir görüşte çarpılmıyorlar bana? Sorun onlarda mı bende mi? Onlarca insanda hata olamaz ya. Suç demek ki bende. Midem bulanıyor. İçince insanlar sevgililerini özlemlerler, oysa bırakın özlemeyi, düşünebileceğim bir hoşlandığım bile yok. Hayatım sanki bomboş. Belki de gerçekten bomboş. Âlkolümü almışım, fazla değil ama, çakırkeyf, şimdi özlem zamanı, düşünme zamanı, hasret zamanı. Yok. Yok. Hiçbirşey yok. Sevgili yok. Düşünemiyorum. Düşünecek kimsem yok. Kimi düşüneyim? Bir daha görüp görmeyeceğimi bilemediğim Eda’nın Ablası’nı mı yoksa hakkında pek fazla bir şey bilmediğimden yorum yapamadığım son harikamı mı? Ne desem boş. Ne düşünsem hikâye. Çıkmaz sokakta bile değilim ki sonun bu olduğunu bileyim. Bilinmez sokaktayım. Soruyorum, bilen yok, bakıyorum… yok, hiçbirşey gözükmüyor. Zifiri karanlık ve ben sevmek istiyorum. Nasıl bir sevgi mi? Burada tarif edilemez sevgiyi tarif etmemi beklemeyin benden. Tarifsiz sevmek, sınırsız sevmek mi? Her şeyiyle, olduğu gibi sevmek, değiştirmeye kalkmadan. Onu da hiç anlamam. Onca seviyorsun, o kadar diller döküp onu kandırıyorsun, sonra onu kendine benzetmeye çalışıyorsun. Neden? Bırak, kendi gibi olsun, o ayrı bir karakter. Madem ki onu, sahip olduğu özellikleriyle istemiyorsun, o zaman git sana uyan, benzeyen birini bulsana. Yok, kendine uymayanı bul, ondan sonra sorun yaşa ve ayrıl. Ne mantık. Boşa zaman kaybı. Oysa onu olduğu gibi kabul etsene. Sana uymuyorsa, yüzüne bile bakma ama en baştan. Bu senin en doğal hakkın. Ben, kişisel olarak, karşıyım bunlara. Hiçbir zaman sevdiğimi değiştirmeye kalkmadım. Düşünmedim bile. Karşımdaki benim için değişiyorsa, ben onun yetişmemiş olduğunu düşünürüm. Sağlam karaktere sahip olamamış, dengesiz insanlar değişir başkaları için. Ben kendisi için değişen insanları severim. Kendi isteğiyle değişime onay vermesi, benim gözümde onu yüceltir. Örneğin; birisinden hoşlandım fakat benim hayat felsefeme uymayan bir insan tipi mi? Vazgeçerim. Onu özünden ayırırsam, nasıl mutlu olacağız ki? İşte ben o sonu görüyorum. Bir keresinde başıma gelmedi değil. Birisinden hoşlandım fakat ... Ne yapacaktım? Onu kendi beğenime göre mi değiştirecektim? Olmaz. Vazgeçmek en güzeli. Vazgeçmek tercihtir. Her tercihin bir vazgeçiş olduğu gibi. Mutlak sonuç, seçim yapmak, bir diğerini elemektir. Ben kendimce dört dörtlük olmayanı ne yapayım? Onunla birlikte olup, ideâl aşkımı mı hâyâl edeyim? Bu da bir çeşit ihanet değil mi? Ya o da bana aynı şekilde ihanet ediyorsa? Kendime yapılmasını istemediğim şeyi, başkasına yapamam. Ben seni seviyorum diyemem içimi titretmeyene, ellerini tutamam elleri bana dünyanın en güzel elleri gelmeyenin. Ben öpemem gözlerimle seni seviyorum diyemediğime. Tabi ben yalnız kalacağım. Yalnızlık benim yaşamım. Gelecek mutlu günlerimin habercisi. Her yalnız geçen günüm, elde ettiğimde sevdiğim insana ne kadar ince davranmam gerektiğini öğretiyor bana. Her yalnız gecemde, sevgilimi daha çok seviyorum. Her yalnız sarhoş olduğumda, onunla şarap içeceğim ânı hâyâl ediyorum. Sırf o yüzden şarap içmiyorum. Kaba içkiler içiyorum: rakı, bira, votka. Ãarabın bir ruhu var, bir inceliği, bir şÃ¢nı. Karşımda zarif bir insan olmadan kırmızı şarabımı içemiyorum ben. Her yağmur yağdığında ve ben o yağmura yalnız yakalandığımda onunla yürüyorum yağmurda. Ãakır şakır ıslanmayı seviyorum ben, sırılsıklam sevmeyi sevdiğim gibi. Doğru bir tespit. Sevmeyi çok seviyorum. İnsanları seviyorum. Onları mutlu etmeyi de. En çok da sürpriz yapmayı. Sevdiklerime hep sürpriz yapmışımdır. İster sevgilim olsun, ister arkadaşım ya da ... Sürprizin farklı bir tadı var. İnsanlar aniden değişip mutluluk gösteriyorlar. Mutlular mı, daha da mutlu oluyorlar. Değişik bir duygu. Hiç beklenmedik anda mutluluktan ağlamaktır sürpriz. İşte ben de bu huyunu seviyorum sürprizin. İnsanları, özellikle de sevdiğimi ağlarken görmek hoşuma gidiyor. Mutluluktan ağlamak, artık mutluluğun son raddesidir. Daha ötesi yoktur. O yüzden hüznün belirtisi yaşlar yardım eder duygulara. O güzelim gözler nemlenmiştir. Ne güzel bir andır o an. Nemi ellerimle silmeyi seviyorum. O başın göğsüme yatışını seviyorum. Ruhum şenleniyor. Benden mutlusu olmuyor. Ãimdi yine aklıma son aşkım geldi. Kaç gün oldu görmeyeli…neyse. Artık eskisi gibi değilim. Efkârlandığımda aşkım aklıma gelirdi, daha önce de söylediğim gibi. Artık öyle bir şey yok. Belirli bir hedefim de yok ya, iyice vazgeçtim. Yordu beni yalnızlık. Hayatımı ağırlaştırdı. Ãimdi aşık olsam böyle mi olurdu? En basiti buraya neler yazardım. Artık eskisi gibi ya da eskisi kadar heyecanlanmıyorum güzel bir kız gördüğümde. Artık onların beni sevmesini bekliyorum. Beni bu heyecanlandırıyor. Bundan sonra, aşık olduğumda eski coşkunluğum olur mu, onu bile bilmiyorum. Daha sakin yaşarım herhalde. Tezcanlılığım olur mu, zaman gösterecek, hele bir özlediğim aşkıma kavuşayım. Onun için her dakika bir şeyler yapacak, çiçeklerin en güzelini ayağına yollayacak, sürprizlerimle gözlerini dolduracak, onun için akla gelmeyecek mutluluklar yaratacak tâkatim kalmadı. Herhalde yapamam…yok yok yaparım. Hele bir aşk kapıyı tınlatsın, ben daha neler yaparım. Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır. Eskiden ne yapmışsam, yeni sevgilim için daha iyilerini yaparım. Çünkü; o beni terk etmez, herkesten çok sever. Beni sonsuza kadar mutlu etmek için hayatını ortaya koyar çünkü bilir ki sevgisinin kat kat karşılığı bende mevcuttur. Ben aşktan vazgeçemem. Var mı aşk gibisi? Aşık olunca deli olurum. Yirmidört saatim bana yetmez de günde yirmibeş saat sevebilseydim diye hayıflanırım. Keşke derim hafta sekiz gün, ay otuziki gün, yıl üçyüzaltmışbeş gün yedi saat olsa. Olsa da biraz daha seveyim. Sonra öyle bir noktaya gelirim ki, aşkım için daha ne yapabilirim diye kafayı yerim. Daha ne yapsam? Onunla dünyanın en güzel yerine gitmek isterim, en güzel zepliniyle, en lüks arabasıyla, en pahalı otelinde kalıp, en güzel sularında yüzmeyi, en yüksek dağına tırmanmayı, en uzun akarsuyun kaynağından denize döküldüğü yere kadar takip etmeyi isterim. Birlikte ölmeyi, birlikte öldürmeyi, birlikte nefes alıp, birlikte vermeyi. Aynı anda, aynı şeyi düşünmek isterim. Aynı kanıya varmayı. Aynı gece, aynı anda, aynı rûyayı görüp, uyanmak isterim. Sonra ona sarılıp tekrar uyumayı. Onunla 07.07.07’de ya da 08.08.08’de evlenmek isterim. Ya saat yediyi yedi geçe olmalı ya da sekizi sekiz geçe nikâh törenimiz. Her şey uyum içinde olmalı. Ben ikizlersem, o da ya boğa ya da terazi olmalı. En bakımlı, en güzel kızlar bu burçlardan çıkar. Ben böyle bir aşk istiyorum. Her şey mükemmel olmalı, tarihine kadar. O tarihi ânı yaşamak isterim, içime çekmek, damarlarımda onun heyecanıyla atmalı kanım. Kanını bayrağımızdan, saçlarını Atamızdan almalı. Sırf güzel değil, aynı zamanda özel olmalı. Her şeyi bilmeli ki, kızımıza her şeyi ileride birlikte öğretelim. Geleneğimizi, göreneğimizi, Türklüğümüzü, dinimizi bilmeli ki, onunla yetiştirdiğimiz çocuk dünyanın en mükemmeli olsun. Ona çekmeli ve de bana. Adı özel olmalı. Yabancı isimlerden devşirme bir isim olmamalı. Modern hayata uyum sağlamış Anadolu kızı olmalı. Benimle hem bu kadar uyumlu olmalı hem de tezât. Yeri geldiğinde zıtlaşmalı benimle, karşı çıkmalı, kabul ettirebilmeli doğrusunu… Çok şey istiyorum. Hiçbir zaman da vazgeçmem bu isteklerimden. İstemezsen elde edemezsin. İsteyeceksin ki başaracaksın yarı yarıya. Bugünler biraz farklı. Yaz geldi. Mevsim uygun mevsim. Artık zamanı. Ben bu hayatın güzelliklerle daha neşeli olduğuna inananlardanım. Savaştan zevk alsam da belime silah takmaktan değil. Ben sevmek için yaratılmışım. Seveyim yeter ki, o da beni sevsin. Başka ne isterim! İsteklerim bitmez ki. Ben daima severim. Tüm isteklerim gerçekleşse, bu sefer de başkaları için isterim. Başkaları için mücadele ederim. Yine bir kavganın ortasındayım yani. Aşk da yetmedi. Savaşsız bir hayat düşünemiyorum. Hayatın kendisi bir savaş değil mi? Savaşmadan yaşanmıyor. Ekonomik savaş, sevme savaşı, varolma savaşı. Hepsi hayatın ta kendisi. Zaten bütün ömrümüz bu savaşımların kazanımları için tükeniyor. Hayat dediğin birkaç mutlu an. Gerisi hep aynı. Aynı çalışma ortamı, aynı işler, aynı insanlar ve arada sırada bizi mutlu eden farklılıklar. Ve sonra onlar da hayatımızın bir parçası olunca, yeni uzun arayışlar sonucu yeni mutluluklar, sırf biraz mutlu olma umuduyla. Bugün yolda yürüyordum. Yanımdan bir çift geçti. Adam kıza “ hayatım” ile başlayan bir cümle söyledi. O an düşündüm. “Hayatım.” Ne güzel bir kelime. Ne özeldi. Bir an için garipsedim. Kimbilir kaçıncı sevgilisine hayatım diyordu. Bir garip hissetmiyor muydu kendini acaba? Ben de bir zamanlar hayatım lâfını kullanırdım. Ãimdi birbaşkasına söyleyeceğim. Ne de çok hayatı oluyor bu insanların. Keşke hayatımda sadece bir kişiye hayatım deseydim. Özellikle birisini kastetmiyorum. Ama sadece bir hayatın olduğuna göre, onu da birisine verebileceğine göre, gerisini siz düşünün. Ben çok tuhafım. Bir kelime moralimi bozuyor, iç huzurumu irdeliyor alttan alttan. Yeni birisine ilk “Hayatım” diyeceğim anı çok merak ediyorum. O kelime nasıl çıkacak ağzımdan? Tereddüt edecek miyim? Bilemiyorum ve bilmediğim şeyler beni tedirgin ediyor. Bilemedikçe sinirleniyor, asabi hareketler yapıyorum. Başım ağrıyor. Artık bazı şeylerin sonuca bağlanmasını istiyorum hayatıma dair. Hayat ne yaşayacağını bilerek güzel. Bilmekten kastım neyi, nerede, kiminle yapacağını plânlayabilme sanatıdır yaşam. Bileceksin ki ertesi gün gideceğin bir arkadaş toplantısında yanında hayatın olacak. Her zaman o. Seninle. Yanında. Güven ve gurur kaynağın. Aşk, hayatının enkazlarının onarılmasıdır. Artık son raddede, son umudun yetişir ve… Parfümünü sıktım gene. Sık sık yapıyorum bunu bu sıralar. Özlüyorum seni. Özlemişim kokunu. Ne yapayım, elimden başka bir şey gelmiyor ki. Sadece geceleri geliyorsun aklıma artık. Karanlık bastırdığında efkârlanıyorum. Neden geceler gündüzlerden daha romantik? Neden geceler gündüzlere oranla daha çok üzüyor beni? Ben biliyorum. Gece gibi uzundun sen. Geceleri o yüzden hatırlıyorum seni ve gidip kokunu sıkıyorum. İçime çekmiyorum alışkanlık yapmasın diye. İçime çekiyorum kendimi buram buram. İçime doldukça kokun sıkıyor beni. Derin derin nefes alıyorum. Korkma, artık seni sevmiyorum. Yalnız aklıma geliyorsun. Tuhaf geliyor düşününce. Seni sevmiyorum ama durup dururken aklıma geliyorsun. Hüzünleniyorum. Aslında artık üzülmüyorum fakat içim burkuluyor. Seneler sonra kokun nefes borumdan her geçişinde aklıma bir tek şey geliyor. Sence ne tahmin et! Yüzün. Sadece yüzün. Yüzünü anımsıyorum. İçim aydınlanıyor. Ferahlayamıyorum. Bir gün karşıma çıkarsan, tüm düzenimi bırakıp sana gelir miyim diye düşünüyorum. Yüzünü görmeden cevap veremem. Yüzünü görmem lâzım. Unuttum desem de, sen bana inanma. Görmüyorum ya, cesaretlendiriyor beni. Seni görsem nefesim kesilmez mi zannediyorsun? Seni görsem, boynuna sarılmak için içim içimi yemez mi sence? Odam buram buram sen kokuyor şu anda, sen bilmiyorsun. Ben hep böyle oluyorum. Yıllardır. Seni özlüyorum. Çık karşıma ne olur. Dayanamıyorum böyle olunca. Buram buram seni kokluyorum. Hiçbirşey aklıma gelmiyor. Ne konuşmaların, ne anılarımız, yalnız ve yalnız yüzün. Bebek yüzün. Bu dünyaya bir kere geldiysek, neden benim hakkım sen değilsin? Beni senden daha fazla hak edecek mi var yoksa? Nasıl olur Allahım. Ben onu öyle seviyorum ki. Başkasına nasip olacaksın ya da oldun. Bunu da bilmiyorum. Artık sana dönemem ki. Yarım kaldı düşlerim. Ya yaşanacaklar? Senin o yüzün var ya, mahvetti beni. Artık seni sevemem ki. Yalan ettin sevgimizi. Sarhoş oluyorum kokunu alınca. Ãimdi ayağa kalksam yalpalarım. Ayağa kalkmak istemiyorum. Tek bir şey yapmak istiyorum. Seni görmek. Yok yok hayır. Yüzünü görmek istiyorum. Karşıma çık, ne olur. Biryerde, uzaktan da olsa göreyim seni. Gülüşünü, kızışını, ağzını oynatışını göreyim. Papatyamı özledim. Neden, nasıl bilmiyorum. Aklıma düştün durup dururken. Seneler sonra ilk kez seni bu kadar çok istiyorum. İstediğim fazla bir şey değil. Görmek istiyorum yüzünü. Başka kimsede göremediğimi görmek, başka hiç kimsede göremediğime bakmak istiyorum. Gözüm kimseyi görmüyor, görecek halde değil. Mahvolmuş durumda. Sen başkaydın, bunu en çok sen biliyorsun. Gözlerindeki sevgiyi demiştin gördüm ben, inanıyorum sevgine. Senden uzaktayım. Biliyorsun devamını, az dinlemedik birlikte yirmibir onbeşlerde. Her gece. Aylarca, telefonda, hiç kaçırmadan o radyoda. Nasıl bırakabildin beni ya, hâlâ inanamıyorum. Hayatta her başarısızlığa razıydım, yeter ki sen yanımda olsaydın. Yerine sevemiyorum. Olmuyor işte. Geeel. Ne olur gel. Anlamıyor musun sen beni? Sensiz sessizim. Kokunu yine hissetti benliğim. Çok güzel kokuyorsun. Yıllar sonra aynı senim. Sen kokulu benim. Nasıl bir sevgi be, bilmiyorum ki. Sana papatya almayı özledim. Sen başkalarından alıyor musun yoksa o papatyaları? Hatırlar mısın ben sana pembe papatya almayı severdim. Pembe giydiğinde seni daha başka severdim. Sana pembe papatyalar alırdım çiçekçimden. Duruldum birden. Kokun azalıyor, bir daha mı sıksam? Sen de hâyâl oldun ya. Sen başkasın aşkım demek istemiyorum, hele hele başkasının yüzüne bakmak, bakıp aşık olmak hiç istemiyorum. Yok mu bunun çaresi? Sana diyorum. Bul bir yolunu. Ben buradayım, herkese yüz çevirmeye hazırım bir işaretinle. Çabuk ol, geçmesin bu heyecanım. Ters zamanımda gelme ne olur, seni kokladığım zamanımı bul, gel. O an gelirsen, sen ne desen o olur. Camdan dışarı bakıyorum, üzerimdeki kokun rüzgarın da etkisiyle ruhuma giriyor. Ruhum senin. Teslim aldın ruhumu. Ya sev ya terk et. Derhâl git, girme rûyama, girme hâyâlime, kokma bana. Ruhuma doluşma. Mecbur muyum seni çekmeye? Yıllardır ne çektiğimi, senin benim idôlüm olduğunu bilmez misin, adaletsiz papatya? Başım dönüyor. Yeter. Ben karar veremiyorum. O yetimi kaybettim. Sen karar ver. Bırak beni. Gelmiyor içimden sev demek sana. Zaten seni seven de yok. Yalnız senden kopamıyorum. Yeter, ne olur yeter. Nasıl unutayım seni? Sen söyle yardım et bana. Sevmiyorsan da artık, eskinin hatırına yol göster. Yalan söyledim de , unuttum de, sevmedim ki de, yüzüme yüzünü dayayıp, inandır beni. Yıllar bitirmedi bu sevgiyi, sen bitir. Ellerim uyuştu. Hadi ne olur, yalvarıyorum sana. Bilirsin ben kimseye yalvarmam. Artık gel, bir karar ver. Seni arıyorum yıllardır heryerde. Kimse bana “sen” olamadı. Ãımarma küçük papatya. Çık karşıma, göster yüzünü. Bırak bu cesaretsizliği, bırak bu inadı. Bırak bu vefasızlığı. Ahde vefa diye bir şey vardır. Ben sensiz yaşıyorum, ya kokun bana geldiğinde…? işte o zaman hayat duruyor. Pişmanlıklarım, hüzünlerim kaplıyor bedenimi, üstelik bir de ruhumu. O an sen oluyorum. Bir minik kuş oluyorum etrafında dönen. Kimin elini tuttun benden gayrı? Ben kimseyi sevmedim senden başka. Aşık oldum, kabul ediyorum fakat sevmedim, sevemedim. Sen ne kadar zevklisin. Nereden buldun bu kokuyu ve benim başıma dert ettin? Ben senin yüzünü özledim. Söylemiş miydim? Söylemediysem bir daha söylüyorum: Seni değil yüzünü özledim, gülümseyen yüzünü, kumral tenini, kurtulamadım hâyâlinden. Sevgilim, biz tövbeliyiz birbirimize. Deli gibi sevsek de…Olmayacak duaya amin dedirtmeye çalışıyorum değil mi? Olmadı, olmazdı da. Biz neden karşılaştık o zaman? Neden geldin oraya bir hafta aradan sonra? Keşke gelmeseydin, hep derdim, ne olursa olsun seninle tanışmak güzeldi diye. Artık demiyorum. Seni tanımamak isterdim. Keşke karşıma çıkmasaydın, boğazım düğümlenmezdi. Keşke bana selâm bile vermeseydin, kokunu almazdım. Neden yaptın? Bilmiyor muydun, görmemiş miydin? Neden, neden, neden? Senin yüzünden oldu her şey. Yüzüm uyuşuyor. Kokun içimde. Seni suçlamıyorum. İnsan sevdiğine suç atabilir mi? Yanlışların olmuşsa da canımsın, olmamışsa da içimsin. Sen lâzımsın ruhuma. Türkiye’nin neresine gidersem gideyim karşıma sen çıkıyorsun nedensiz zamanlarda. Ben seni istemekte haksız mıyım? Var mı senin gibisi, var mı senden ötesi? Senden gayrısı… Seni aramak istiyorum. Hakkımı aramak benim en doğal hakkım değil mi? Bir vatanımı sevdim böyle, bir de seni. Karşılıksız, beklentisiz, çıkar gözetmeksizin. Yoksa sen benim vatanım mısın? Duy beni, duy. İnan bana, seni özlemedim, sevmiyorum seni. Seninle ümitlerim, gelecek plânlarım yok. Ben senin yüzüne aşığım bu gece. Resmini karşıma almadım. Ağlamak istemiyorum. Gözlerim yaşla dolmasın. Ben başarmaya aşığım. Belki de bu yüzden tüm arzum. Papatyam, gönlüm biliyorsun açık yollarına. Sen benim tek çiçeğimsin. Tek papatyamsın. Sensiz zaman geçse de, zaman seni yoketmiyor. Her şeyi feda ederim yoluna. Bu aşkın sana senin için neler yapmaz? Yoruldum. Eğer isteseydin var ya, ne şiirler yazardım sana. Elimi bağladın. İstemedin. Canın sağolsun. Sana hiç kızamadım, biliyor musun? Hep hak verdim sana, aynen değer verdiğim gibi. Uykum geldi. Kokun sarhoş etti beni. Başkalarında bu kokuyu hiç duymadım ben. Yalnız sende. O yüzden sadece sana yakıştırıyorum. Sen oluyorsun ruhumda bu kokuyu hissettiğimde. Sana duyduğum sevgiyi özümseseydin, ben seni daha nasıl severim hesapları yapıyordum şimdi. Sen diyorsun ki ben bilmiyor muydum? Ben sevmiyor muydum? Seven ne yapar eder, her yolu âşkına çıkarır. Bırak, sitem edeceğim sana artık. Tek cümle söylüyorum: Ben seni çok sevdim. Bırak beni, bırak da yoluma devam edeyim. İstemem zaten seni. Ben başkasını sevmesem de seni de sevmiyorum. Yapayalnızım, durgunum, hâlimi anlayan mı, ne gezer… Dert mi, bende artık dert yok sen gittiğinden beri. Benim derdim sensin. Hayatımla oynuyorsun. Uyuştu her yanım, beynimde tek bir isim var, senin ismin. O güzel ismin. Hani Türkçe’de olup da Boşnakça’da olmayan harfle başlayan, dört harfli. 15 temmuz 2006 cumartesi yine buradayım, bir senedir gitmek istediğim yerde. Ãimdiden heyecanı da stresi de sardı içimi. Acaba sen orada mısın? Yolda pek umurumda olmadı bu düşünce. Eve geldim, yerleştim. Ãöyle bir uzanayım dedim. Başımı yastığa koyduğumda düşüncem sen oldun. Korktum. Ya burada değilsen? Dışarı çıkıp sana bakmak istedim. Erteledim akşama. O an, o başımın yastığa değdiği yani rahatladığım anda aklıma ilk önce senin gelmenle birlikte içimdeki o tarif edilemez şeyi anlatmaya çalışayım. Tedirgin oldum. Çünkü burada olman ufak bir ihtimaldi ve benim o ihtimale ihtiyacım vardı, tam bir senedir beklediğim o ihtimale. Buradasındır inşallah. Çıktım dolaştım biraz. O cesareti gösterebildim. Görünürde yoktun. Ufak ihtimalim yoktun. Bekleyecektim seni. Geçen seni hani seni kaybettiğimde duyduğum his var ya, hani o bir daha bulamama acziyeti hissi, işte onu yaşıyorum yine. Sokaklarda, kumsalda, geçen sene gittiğin, güneşlendiğin, yürüdüğün yerlerde sana bakıyorum. Yoksun. Peki gelecek misin? Allahıma yakarıyorum, yalvarıyorum. Seni bir daha bulamama düşüncesini yoketsin kafamdan. O anlık gelen düşünce içimi buruyor, yaşamımı alıyor. Daha önce de olmuştu. Hani her insan öleceğini ve bu dünyanın sonunun geleceğini düşündüğünde çaresiz göğsü sıkışır ya. O an maneviyâtı öteki hayatın olduğunu hatırlatır da rahatlar. İşte öyle hissediyorum şu an, geçen seneki o an gibi. Oysa buraya gelme vakti yaklaştığında ümitlerim nerelere ulaşmıştı. Seni görecektim, çizgili alnını, sarı saçlarını, durgun, ciddi tavrını. Tavrına yine hayran olacaktım. Yol boyunca bu tatil denince aklıma gelen tek amaç sen oldun. Bugünüm hüzün dolu. Bugünüm eksik. Bugünüm hayallerimin kurbanı. Seni göremedikçe ve bu bence böyle devam edecek, seni son görüşüm geçen seneki o andı, hayallerim olmayacak burada. Ãimdiden sıkıldım. Ben senin için buradayım. Senin için buraya tatile geldim. Sözünü tutmadın. Hani neredesin? Ben tatil istemiyorum, seni istiyorum. Oysa ne umutlarla gelmiştim buraya. Seni görme umudu yetiyordu bana. Seni görme umudu sürüklüyordu beni buraya. Yarın ne olacak bilinmez. Benim içimde hem umut hem umutsuzluk var. Umut, umutsuzluktan. Keşke olsalar, hadi gel, çık karşımalar yapıyor bana bu ümit dolu serüveni. Sensiz burayı sevmedim, tıpkı sensiz geçen iki günüm gibi geçen seneki. Burayı seninle sevdim ben. Önceleri sıradandı burası. Geliyor, evimde kalıyor, güneşleniyor, denize giriyor, gidiyordum. Ãimdi öyle değil, önce umutlarım yoktu buraya dair. Yazımı kışa hazırlıyordum, eğleniyordum. Ay tam karşımda. Tuhaf bir yanı var. Hiç ipucu vermiyor, sana aşık ay. Dolunay desem bir yanı eksik, koparmışlar. Dolunayın bir kıyısı yok. Boynu bükük öylece karşımda duruyor. Üzülüyorum, ona baktığımda kendimi görüyorum. Eskiden burada ay pırıl pırıldı. Güneş kızmıştı bugün. Hiç böyle yapmazdı. Yaktı her yanı, iyi bir yanını göstermedi. Bulutlarsa hiç olmadılar. Yoklar. Hiç görmedim onları. Belki senin olduğun yerdeler. Seni taşıyacaklar buraya. İlk günden heyecanım kalmadı. Zevkle o ilk gün sofrasını kurup yemek bile yemedim. Dertlendim. Duruldum. Rûzgar esiyor, yüzüme vuruyor sensizliği. Gözlerim halsiz, enerjisiz. Almadılar ki yaşam enerjilerini. Seni bekliyorum odamda, balkonumda. Ipıssızım. Kimseciklerim yok. Olmayacak da. İstemiyorum zaten ötesini. Burada herkes mutlu. Herkes heyecanla avının peşinde. Ben seni bekliyorum. Gelmezsen bir daha ben de gelmem diyorum. Sonra düşünüyorum, ben gelmediğimde ya sen gelirsen? Hayatım böyle geçiyor, içim elvermiyor. Ellerim titriyor. Sensizlik…Sensizlikten çok çaresizlik… Ben çaresizliğe dayanamıyorum. Bir de sensizliğe. Hangisi daha baskın dersen, sensizliğin verdiği çaresizlik. İşte o öldürüyor beni. Başkasının olman düşüncesini anımsamak bile istemiyorum. Yoldan birisi geçiyor, sana benzettim. Sen değildin. Bu akşam yolda yürürken kaç kişiye sen diye baktım. Değillerdi. Biri olsaydın, şimdi böyle mi olurdum? Biri olsaydın, şimdi böyle mi yazardım? O günler de gelecek. O günler ya bu yaz gelecek ya da bitecek. Hiçbir zaman bitmeyecek, bitecek de, biryerlerde biraz da olsa bitmeyecek. Ãimdi başka yaşamak vardı burayı. Seninle, seninle ve seninle. Kumsalda, yürüyüşte, eğlencede, dertleşmede, hayatın tümünde. Fiillerim bile devrik hayatım gibi. Ben böyle seviyorum fiilleri, hayatımı değil. Rûzgar biraz dindi. Karşıda ışıklar var. Acaba onlardan birinde misin? Bilsem hepsinin kapısını tek tek çalarım. Hayatın neresindesin? Beni benden alan bu. Gel, hayır de, git. Kabul ederim. Kaderime razı olurum. İçim parçalanır da, tek satır yazmam. Böyle değil ki benim aşkım. Dün olduğumu düşünsem garipserdim. Bugünse burada bir yerdeyim. Düşündüm ben neredeyim. Neredeyim, bir an. Kimsenin beni tanımadığı, kimsenin beni önemsemediği, sıradan bir yerdeyim. Her şey sıradan, özellikle ben. Sen, bu sıradanın sıradışılığı olur musun? Olurum diyorsan, gel aşkım. Olurum diyorsan, ver elini aşkım. Beni bu üzüntüden kurtar. Beni bu hayattan kurtar. Güzelliklerine kapılmamı sağla bana. Olurum diyorsan, gel buraya. Tek yapman gereken buraya gelmek. Buraya gel, başka yere değil. Ben sana yaşamın güzelliklerini, sen bana güzelliklerinin yaşanılasını anlatırız. Rûzgar, yorgun ve bitkin gözlerimi iyice hırpaladı. Gözlerim artık yaşlandı, herkeste seni görüyor, kimseye benzetememesine rağmen seni. Hapşırıyorum, üşüyorum. Vücudum hastalık belirtileri gösteriyor yaz ortasında. Ben hep böyle mi olacağım söyle bana. Herkes bana bunu mu yapacak? Herkesin lâyık gördüğü bana nedir? Kocaman sensizlik. Ben neler yaşamak isterken ömrümün yarısına yakını bitti gitti. Hebâ oldu. Hiçbirşey yapamadım. Sana dokunamadım. Sana sarılamadım. Biraz daha gelmezsen, pes edeceğim. Olmadık bir yerde çıkma karşıma, ya şimdi ya da hiçbir zaman. Bu sabah yine sensiz yüzdüm. Isınmıyor sular sensiz. Bir soğukluk aldı gidiyor. Tadı tuzu yok. Gözlerim heryerde seni arıyor. Alıştım senin gelmeyişine, yine de bekliyorum. Zaman zaman unutuyorum seni. Birden seni düşünmediğimi fark edip, kendime kızıyorum. Sana da oluyor mu? Sensiz sokaklarda fazla dolanmadım bugün. Umudumu söndürdün gelmeyerek. Sensiz buralar çok yavan, günler çok boş geçecek. Öylece yürüyorum. Bugün daha hiçbirşey yapmadım. Biliyorum ki sen yoksun. Bir umut, çıkagelirsin. Sabah sabah yine aklımdasın. Kahvaltım boğazımda kaldı, ansızın aklıma düştüğünde. Sabahın köründe seni bana hatırlatan ne? Aniden, hiçbirşey yokken. Ne oluyor da, beynimde sen canlanıyorsun. Bunu hep merak etmişimdir. Araştıracağım nedenini. Sen aklımda yokken, hiçbirşey düşünmezken, yarı uykuluyken bir anda gözümün önünden geçiyorsun. O an mutlu oluyorum. İşte diyorum keşke böylece gelsen. Gelsen de beni mutlu etsen. Çaresizlik. Benim arkadaşım. Bir sen olamadın ki arkadaşım, boşvereyim çaresizliğimi. Tanımayayım onu. Yolvereyim gitsin. Gözüme gözükmesin. Sen yoksun ya kimseleri beğenmez oldum buralarda. Var gözüme çarpan ama asla sen olamayan. Beğeniyorum birisini, seninle kıyaslıyorum. Saçları, gözleri, teni seninki gibi değil. Ya gelirsen diyorum, ya gelirsen vaz mı geçerim ondan, yoksa seni yok mu sayarım? Seni yok sayamam, onu da boşveremem, vazgeçemem o halde, sürüncemeyi sevmem. Bekliyorum seni. Hayatımda belki de son kez birisini bekliyorum. O da sen oluyorsun. Gelmezsen bir devir seninle bitecek. Sonuç : yenilgi. Demek ki ben yıllarca yanlış yapmışım diyeceğim. Eskisi kadar iyi bir adam olamayacağım. Her şeyiyle seveceğimi değil, sevebileceğimi arayacağım. Belki de hemen bulacağım, belli mi olur onu bile bulamayacağım. Ya gelirsen? Ben galip çıkacağım. Ben bu savaşı kazanmış olacağım. Yaptıklarımın hesabını vermeyeceğim kendime. Yanlışım olmayacak ki. Gelirsen burada artık başka kimse olmayacak. Neşem sen olacaksın başkası değil. Gözdem sen olacaksın, bir diğeri asla. Buranın en neşelisi ben olacağım. Neşe kaynağımı yanımdayken özleyeceğim. Biliyorum gelmeyeceğini. Her geçen gün umudumu kırıyorsun. Bugün altıncı gün ve sen yoksun. Geleceğine dair umutlarım yok. İlk geldiğimde sokaklarda seni hâyâl ederken, şimdi aklıma gelmiyorsun. Bu biraz da senin geliş tarihinle ilgili. Ağustosta burada olmanı bekliyorum. Biraz da bu yüzden ummuyorum artık. Bir, iki, üç ağustos olduğunda gönlümün yağmurları dinmeyecek biliyorum. Kimbilir sen neredesin, nerede olacaksın. Sana ulaşamıyorum, ne acı değil mi? Belki sen de bana ulaşamıyorsun. İki birbirine ulaşamayan sevdalı. Bu devirde. Keşke sihirli bir kürem olsaydı da tek dileğimi gerçekleştirseydi. Senin olduğun yeri gösterseydi bana. Adını bile tam olarak bilmediğim, yalnız tahmin ettiğim bir yıllık aşkım. Gelmezsen ben artık ben değilim. Hayatta bunu en son sana veriyorum. Bundan sonra o kadar duygusal olmam ya da bu kadar seçici. Çaresizlikleri kendimce olumluya çevirme zamanı geldi. Sen sonsun, ya senden sonrası olmayacak ya senden sonrası çok farklı olacak. Bir devri kapatacaksın gelmeyişinle. İsmini bile bilmediğim, uğruna bir yıl beklediğim bir insan olmayacak artık içimde. Belki günlük yaşayacağım. Belki daha mutlu olacağım kısa kısa. Nereden bileyim? Biliyorum gelmeyeceksin. Ben de buraya bir daha gelmeyeceğim. Hayıflanmak istemiyorum seni gördüğüm yerlerde. Üzülmek istemiyorum seninle göz göze geldiğim yerlerde ve kahrolmak, kâlp sancısı çekmek istemiyorum seni en son alelacele gördüğüm yerde. Burası mutlu etmiyor artık beni. Alıştıklarımdan ben vazgeçemem, fakat vazgeçeceğim buradan. Vazgeçeceğim bu küçük sevimli köyden. Sen neler yapıyorsun acaba şu anda o kadar merak ediyorum ki. Aklında ben var mıyım? İşte ben de tam o sorunun cevabını merak ediyorum. Aklındaysam, yazık oldu bize. Aklındaysam, bu acı bizimle birlikte sonsuzluğa gider. Sen başkasıyla, ben başkasıyla, ayrı yollarda, aynı dünyada, ayrı hayatlarda buluşamamacasına elveda. Bu işin sonu bu. Ãimdiden görüyorum sonumuzu. Biz maalesef ki buyuz. İki, kendi adıma konuşayım bir beceriksiz insan. Çaresizlik. Geçen gün bu kelime geldi aklıma. Onun üzerine yazacaktım yazmadım. Çaresizlik çökmüştü içime. Bugünse birbaşka durumdayım. Vazgeçtim senden birbaşkası ile ilgileniyorum. Buralara ne diye geldim neler buldum, belki de umduğumdan fazlasını. Buralar bugün daha güzel. Birkaç gündür tanıdığım dünyalar güzeli bir insan. Saçları, boyu bosu, gözleri, dudaklarıyla tam aradığım insan. İşte bir olmayan aşkı bitirip, yenisine başladım. Bu sefer bakalım ne olacak? Belki şansım döner. Zaten benden hoşlanıyormuş o da. Ama bende şans mı var? Sevgilisinden yeni ayrılmış. Zamana ihtiyacı varmış. Beni bulsa ya şöyle hemen sevebilsem. Yalnız sevsem. Tek isteğim bu. Bakalım, zaman tanımak gerekiyor insanlara. Onun yerinde olsam, ben de aynı şeyi yapardım. Ne kadar haklısın. Aferin sana. Olan yine aşka oldu. Yine başkalarına tercih edildim. Olan sadece bana oldu. Birbaşkasına değil. Ben yine ümitlerimle baş başa kaldım, bir de ümitsizliklerimle. Sattı beni bir saniyede. Hiç şaşırmadım. Üzülmeye yüzüm yok. Olsaydı şaşardım. Hiçbir zaman olmayacak. Üzülüyorum bahtsızlığıma. Üzülüyorum bir gülümsemeye tüm hâyâllerimi değiştirdiğime. Ben böyleyim. Bana gülümseyene, ben sırt çeviremem. O aklımdayken, birbaşkasını düşünemem. O bitinceye kadar kimse yok. Ben insanlara kötülük yapamam. Bu yazım da hüsran dolu. Kışa hazırlanmak lâzım. Beraber yüzdük, konuştuk, kumsalda duş aldık. Ne güzeldi o anlar. Özlemişim bir kızın ardı sıra isteklerini yapmayı. İsteseydi daha da yapardım. O da istemedi beni. Tercih etmedi. O güzel yüzü hâyâl olacak kısa bir süre sonra. O İzmir’de, ben İstanbul’da. Birbirimizi bir daha göremeyeceğiz. Beni kahreden hep bu olmuştur. Bu kayboluşlar, kayıplar. Ne olurdu benim olsaydın. Ne kadar güzeldi yüzün. Ne kadar güzel bir yüzü var dendiğinde mest olmuştum, o benim olacak rûyasıyla. Bana yalnızlık kalıyor, dönüyor dolaşıyor, o yalnızlık bana kendini öyle bir hissettiriyor ki bu geceki gibi. İçimde olanları anlasan her şeyi fırlatıp atıp bana sarılırdın. O ses tonun kulaklarımdan gittiğinde bir daha hatırlayamayacağım. Saçların birkaç ay sonra yüzüme çarpmayacak. Ses tonunu çok sevmiştim, bir de yeşil makyaj yaptığında en çok yüzünü. Ya pembe giyindiğinde. Hepsi birer birer aklımda. Uzun zaman sonra idealime âşık olmak güzel-di. Sarı saçlara, buğday tene, güzel yüzüne, giyimine, etli dudaklarına aşık olmak başkaydı. Benimle konuşman beni umutlandırıyordu. Bazen oldu bu iş galiba dediğimde yine de şüphe yanıbaşımdaydı. Benim sadık dostum. Ben daha şimdiden neler kurmuştum. Seninle çok iyi anlaşacaktık. Kısa bir süre sonra evlenecektik. Senin isteklerini yapmak bana zevk verecekti. Olmadı. Bundan sonra da olmaz. Senden bir tane daha yok. Kimseden bir tane daha yok. Beni üzüyor sana sahip olanın ben olmaması. Hayatın başka yerlerde geçecek, başkalarıyla. Ben bilmeyeceğim o gün ne giydin, ne renk makyaj yaptın, terliklerin nasıldı. Saçlarının ıslanıp bluzuna düşmesini izleyemeyeceğim bir daha. O dolu dolu konuşmanı duyamayacağım. Gözlerimi doldurdun sen. O yaşlar sana mutluluk olarak aksın. Burada şunu düşünüyorum. Ben neden buradayım? İki gün önce ben başka yerde, sen başka yerdeydin. Kader aynı yere düşürdü bizi. Ya olursa dedim. Sen bir telefona koştun. Ne idüğü belirsize… Ben…….çok şey yapacaktım senin için. Belki her şey değil ama çok şey. “Anlat” deyişin kulaklarımda. Sen eşittir diğerleri. Başkalarını tercih ettiniz beni değil. Beni tercih edenin başına talih kuşu konduracağım. Hepinizin acısını ondan alacağım. Gözümden değerli olacak. Hiç kimsenin, bu hayatın bozamadığı insan olacak. Seni sevecektim. Seni cidden sevecektim. İzmir’in en güzel kızı ilân etmiştim bile. İstemedin, reddettin. Elinin tersi gözlerimin önünde. Sen de başkalarıyla mutlu olacaksın. Göz kırpamayacağım artık sana. Benim kız arkadaşım olmadın. Benim ortağım olmadın her şeyimin. Neden? Gülüşün aklıma geldi şimdi. Ne tatlıydı beni birisine benzetmen. Ne acıydı yolun ortasında bırakıp gitmen. Böyle işte. Sen yarın yalan olacaksın. O yüzden ben istemiyorum ona buna aşık olmak. Sonra yıllarca kıyaslıyorum birbirleriyle. Seni de kıyaslayacağım, beğenmeyeceğim onları. Son kez gözümün önüne geleceksin. Bir gün unutacağım. Çok tatlıydı bana bakman. Sana uzaktan bakıyordum. Seyrediyordum seni. Sadece seyrediyordum. Gözüme hoş geliyordun. Kulağıma sesin nasıl geliyordu bilmem. Seni sevecektim. Fransızca öğretecektim. Aşk şiirlerini hazırlayacaktım senin için. Mutlu ol e mi. Ben de mutlu olayım. Herkes mutlu olsun. Kaybetmek bana dokunsa da, alışığım aşk vurgunlarına. Sesin kulaklarımda hâlâ. Çıkmıyor. Oynayışını özledim. Hiçbirşey demiyorum sana. Ne diyeyim? Söylenecek fazla bir şey yok. Demek sen böylesin. Öylesi insanlarla birlikte olman gerekiyor. Ben seni daha farklı hâyâl etmiştim. Sen sakindin. Oturaklıydın. Beni hâyâl kırıklığı sardı yine. Hâyâllerimi kıranlar acaba öyle mutlu mu? Olsunlar. Ben size göre değilim. Ben maneviyata önem veririm, dostluğa, sevgiye, aşka… Belindeki ağrıdan acı çekerken, ben neler çektim sen bilir misin? Seninle acıdı içim, üstelik bir şeyim değildin. O koştuğun acıyacak mı sana? İnşallah acır. Acımazsa gelme bana. Uykumu kaçırdın. Düzenimi bozdun. Sensiz buralar güzel olmayacak. Neşesiz kalacak. Bitti. Müptelân olacaktım, görüşürüz sonsuzlukta. Bugün kumsal sessizdi. Çok karmaşıktı. İçim karmaşıktı. Çok efkârlıyım. Bir telefon aldı götürdü seni benden. Bugün seni görmedim. Sensizlik başladı. Daha şimdiden. Acaba İzmir’e döndün mü? Nerelerdesin, kiminlesin? Ne yapıyorsun? Yalnızlığın bana seni hatırlattığı yetmiyormuş gibi boğazıma düğümleri sıralıyor. Ben seninle olmak istiyorum. İstiyordum. Hâlâ istiyorum. Çok güzelsin. Senin ağzını, burnunu yiyecektim. Olmadı. Sen gittin. Seni İstanbul’da görmek istiyordum. Seni, sevdiğim insanlara takdim etmek istiyordum. Senin sorunlarını çözecektim. Seni mutlu etmek için neler neler yapacaktım. Bunlar beni mutlu edecekti. Beni mutlu eden hiç çıkmadı biliyor musun? Derin nefes alma ihtiyacı duyuyorum bu sensizlik gecesinde. Senin o güzel yüzüne, nefesimi kesen yüzüne bakmak istedim. Sen izin vermedin. Oysa umutlanmıştım. Bu sefer olacak sanırım demiştim. Yapmadın, vermedin hayatıma o rengi. Umursamayayım diyorum olmuyor. Umursuyorum. Yüzün gözlerimden gitmiyor ki. Yüzünü çok beğendim. Ben hep sevdiklerimin yüzünü çok beğendim. Ömürlük bakılası yüzler. İşte sen o ender ömürlük bakılası yüzlerden biriydin. Geçmiş zaman kullanıyorum. Biliyorum unutulacaksın. Artık ben nasıl unutacağım diye düşünmüyorum aşklarımda. Biliyorum nasıl olsa unutacağımı. Unutana kadar, sen benim aylarımı, belki de yıllarımı alacaksın. Bense sadece tebessüm ettireceğim yüzünde. Anımsayacaksın beni sadece, belki adımı bile bilmeyeceksin. Oysa ben seni düşüneceğim gecelerce, sen hayatına bakarken. Sen yeni aşklarına belki de daldığında , ben sana dair yazı yazıyor, sana içiyor, sana gözyaşı döküyor olacağım. Boşver, üzülme bana. Ben alışığım. Sen keyfine bak. Seni de unuturum. Seni de unuturum ben. Tanıyamadan unuturum. Seni bilmeden unuturum. Olmaz o süper aşk, bana gelmez. Beni bulmaz. Yine çaresizlik. Sevginin çaresizliği çok kötü oluyor. Karşındakine sevgiyi söyleyememek ne garip. Ne tuhaf bir dünya bu. Söyleyemiyorum. Üstelik sen biliyorsun. Gözlerim yine döktürmüş. Anlatmış sana sevgimi. Yine yetmemiş. Bu masal da hüsranla bitmiş. Sen geçmiş olacaksın. Unutulacaksın. Seninle değil, başkasıyla ömrüm geçecek. Sen sadece Allah’ın bildiği bir şehirde, bir evde, ailenle mutlu, mutsuz, umutlu, umutsuz yaşayıp gideceksin. Ben senin havanı sevdim. Senden özelini, senden güzelini bulamadım. Uzunca bir süre yok öyle birisi benim için. Bu gece, yokoluşun ilk gecesiydi. Ağır geçiyor. Yeni başladı halbuki. Ben seni özleyeceğim. Buralar bana seni hatırlatacak, o şarkıları sensiz dinleyeceğim ya. Olmayacak, neredesin, nerede? Bilmiyorum ne yapacağımı. Birkaç gün sonra gitmiş olacaksın. Buralarda daha iki hafta sensiz olacağım. Üzüleceğim. Kimseyi gözüm görmeyecek. Senin şarkılarını duymak istiyorum radyoda. Çalmıyorlar. Çalana kadar bekleyeceğim. Ağlayıp sızlayacağım. Sen olmayacaksın. Olacaksın da , benimle değil. Başka yerde, başkasıyla nefes alacaksın. Gülümsüyorum, yine yüzün gözüme değdi. Ben çaresizim. Zorlama yapmayı istemiyorum. Sen isteseydin gelirdin. Demek ki ağır basmıyorum başkalarına. Benim olsaydın. Gurur duysaydım senden. Sen hayatımın merkezi olsaydın. Bu kadar herhalde bu gecelik. Yarına umutluyum seni göreceğim. Sen yoksun artık burada. Buralar bomboş. Sensizliğin başladığı yerde hüzün başlıyor. Sensizliğin başladığı yerde bir şeyler bitiyor. Karşıma çıktın bugün. Gidiyorum dedin. Bir şey diyemedim. Uğurlamaya bile gelemedim. O samimiyeti bulamadım. İyi yolculuklar diyemedim. Son cümlemi söyleyemedim sana. Buradaki son saatlerimde ben seni düşünürken, sen başkalarını düşündün. Hayat kötü. Bir şarkı bana seni düşündürtürken, aynı şarkı sana kimleri hatırlatır? Sana son gününde doya doya baktım. Belki son bakışımdı. Kimbilir bir daha görebilecek miyim seni? Umudum yok aşk üzerine. Sıkıldım aşktan aşksızlık yüzünden. Aşk, aşksızlıkla geliyor hep bana. Sen giderken seni düşündüm. Ãimdi otobüse binmiştir, buradan ayrılıyordur, İzmir’dedir. Sen ise ne düşünüyorsun? Beni mi, hiç sanmam. Sen de kendi hâyâllerinin peşindeydin burada. Hiç kızmadım sana. Ayrıyeten hak verdim. Senin yerinde olsam ben de aynı şeyi yapardım. Seni takdir ettim. Seni sevdim. Seni beğendim. Karşıma çık bir gün olur mu? Göreyim seni. Seni görmek isterim. Beş sene sonra nerede olduğunu bilmek isterim. Nasıl olduğunu görmek isterim. Olgunluğunu tatmak isterim. Aramızda yaş farkı var. Sen daha çocuksun. O olgun çağını yaşamak isterim. Benim olmanı isterim. Belki o zaman daha da severdim seni. Ses tonuna belki çok daha fazla aşık olurdum. Belki o zaman yine beni beğenir ve üzerime tercih yapamayacak kadar severdin beni. Birbirimizi tanıma fırsatımız olmadı pek. Tanısaydık birbirimizi vazgeçebilir miydik? Belki de vazgeçemezdik. Sen benden başkasını görmezdin, ben de. Başkalarına bakmaya muhtaç olmazdım senli günlerde. Seni çok beğendim ben, buraya geliş amacımdan vazgeçecek kadar. Sen beni bırakıp gittin. Ne yapabilirdin ki başkasına aşıktın. Keşke olmasaydın, kader bizi birleştirseydi. Dönmezdin o zaman. Kalırdın yanıbaşımda. Yalnızlık olmazdı. Sensizlik de neydi? Sen olurdun sağımda, solumda, dört bir tarafımda. Sen olunca başka bir şeyin olmasına gerek kalmazdı. Sen gittin. Bir şey demeden, uğramadan. Sen bilirsin. Hep aklımın bir köşesinde olacaksın. Unutma sakın. Buraya dair hatıralarımda ilk sıralardasın. Seni en çok gördüğüm yerde senin resmin duruyor, ben görüyorum, başka hiç kimsenin görmediğini. Başkalarının fark etmediğini. Sende öyle bir şey var ki, bilmiyorum nedir, seviyorum seni. Unutma beni. Ben hep hatırladım seni, şarkıların her çalınışında. İstemeden de olsa hatırlatıyor. Ben istedim hatırlamayı. Güzeldi seni hatırlamak. Pazar günüydü. Gidiyormuşsun. Çıktın karşıma şans eseri son kez. Son saatlerini birlikte geçirdik. Doya doya baktım sana. Doğru düzgün tanıma fırsatım bile olmadı. Zaman yetmedi. Çektin ,gittin İzmir’e. Vedalaşamadık bile. Son bir el sallayışın kaldı bana. Belki bir ömür boyu bana senden gelen son işaretti o el. Bir daha nasıl göreceğim seni. Uğramadın son kez giderken. Kafan karışıktı. Sen de haklıydın. Nasıl kızayım sana? Senden bana kalan o şarkı. Bana seni düşündüren, sana başkasını…eller karışır sevdalara…evet karışmıştı birisi bilmeden, istemeden sevdamıza. Onun yüzünden olmamıştı bir şeyler. Rahat olsaydın, başka zamanda karşılaşsaydık keşke. Neler, ne güzel olurdu kimbilir. Güzel olurdu bence, seninle olmak. Ãimdi sen yoksun buralarda. Beş gün olmuş gideli. Ne çabuk geçiyor zaman. O beş gün, onbeş, elli günlere ulaşır. Sen beni unutursun, ben de seni unuturum. Başlamadan bitenlere ekledim seni acıyarak, istemeyerek. Sevdim seni, beğendim. Yüzünün güzelliği beni o kadar etkiledi ki, senden sonra buralar bomboş geliyor. Bana ne başka güzellerden, bana ne senden güzelinden. Ben seni istiyorum seni. Aklımda sen varsın, kalbimde de. Unutmak şimdilik zor. Daha yenisin. Zaten unutmak da istemiyorum. Uzaklar önemli değil benim için yeter ki umut ver. Ben seni beklerim içini rahat ettir, kafanı boşalt düşüncelerinden ve bana koş. Ben buradayım. Biliyorum en az bir sene göremeyeceğimi seni. Sen tamam de, o seneler geçer. Göremeyeceğim diye kimseden vazgeçmem ben. Bir gün buluşuruz istedikten sonra. Ben sana hâyâllerimi bile anlatamadım ki. Hemen çekip gittin. Zamanın yoktu. Hâyâllerim hep aynı. Sevdiğimle yani seninle sıradan, her gün yaptığım şeyleri yapmak. Tek fark, seninle yapmak. Güzel olan yanı da bu ya. Sensiz canım sıkıldı burada. Sokaklar boş. Umudum var Allah’tan. Buraya gelme nedenimi hatırlamıyorum bile. Aşk böyle işte. Yenisi gelene kadar. Geldiğinde eski yok. Sen hiç eskime olur mu? Hep yeni kal, benim yanımda kal. Bensiz olma ki sensizlik nedir bilmeyeyim. Sensizlik çok zor bildiğim kadarıyla. Sensizlik eşittir hâyâlsizlik, hâyâlsiz yaşanmıyor. Beni unutma, ilgilen benimle. Hâyâllerimizi birlikte yaşayalım. Beraber yiyelim, içelim, gezelim. Beraber günbatımını izleyelim tanıştığımız yerde. Güneşin doğuşuna şahit olalım, romantizmin her türlüsünü yaşamak istiyorum seninle: Mum ışıklı yemek, sana sarılmak, seni öpmek, saçlarını taramak, isteklerini yerine getirmek. Seni kasvetli değil mutlu görmek istiyorum. Daha neler yapacağımıza birlikte karar veririz. En mutsuz anında tanıdım seni. Yüzün gülerken asılıyordu. Oysa bana baktığında heyecan içinde el salladığını da hissettim. En mutlu anında yakalamak isterdim seni, mutluluğunu daha da yukarılara çıkarmak için. Hep bir şeyler engel oldu. Tanıyamadım seni. İzin vermedi bir şeyler. Sen gittin. Otobüse binip gidişini hâyâl ettim o sıralarda, İzmir’e varışını. Aklımda artık sen varsın. Başkasını düşünemiyorum, göremiyorum kimseyi. Umurumda değiller. Yeter ki sen ol! Sen olursan bu mutsuzluk biter. Sen olursan hayat yeni bir düzene girer. Yaşam sensiz artık benim için. Ben sana aşık oldum. Aşık olduğumda, ben kimseyi göremiyorum, hiçbirşey yapamıyorum. Hep sen, ille de sen. Sensizlik zor olacak. Belki de hatırlamayacaksın beni. Sen kimsin diyeceksin telefonda ya da…şimdi bana zaman lâzım, o burada bulamadığımız zaman. Zaman bana cevabını iletecek. Ya mutluluk ya da mutluluk. Ya seninle ya da birbaşka seninle. Ben seninle istiyorum bir yaşam mutluluğu artık. Gelirsen, bekliyorum, acele et. Gelmezsen, üzeceksin beni. Hayatımdan en az bir yıl çalmış olacaksın, kendimi unutturayım derken. Seni unutmak zor olur, biliyorum. Ben seni unutmayacağım. Yaşamımın en önemli kısmı olacaksın. Benimle olacaksın. Birlikte çok mutlu olacağız. Her şeyi birlikte, ikimizin istediği şekliyle yapacağız. Hayat sen nasıl istersen öyle olacak, ben nasıl istersem öyle sürecek. Mutsuzluklar da olacak, başarısızlıklar da. Asla boynun bükük, gözlerin kapalı olmayacaksın yanımda. İzin vermeyeceğim. Boynun kırılmadan başını eğmeyeceksin, çünkü yılmaz sanılan insanlar bile önünde diz çökecek. Seni seviyorum. Sen de seversen neden olmasın? Mutsuz tanıdım seni. Gülüyordun ama için buruktu. Hüzünlüydün. Bir anda gözlerime girdin, sonra da hayatıma. Ãimdi ben sensiz seni düşünüyorum. Ne yapıyorsun acaba? Nerede, kiminlesin? Sensizlik kötü, bensizlik nasıl? Tanımıyorum seni fazlaca. Yazamıyorum çokça. Tanımadan sevdalanmaktır aşk. En üst noktasıdır duygularının. Heyecanın doruğudur. Çabuk söner, en kötü huyudur bu aşkın. Gel sevgiye dönüştürelim aşkımızı. Unut gitsin kötülükleri, olayları, yaşananları. Sanki ben yaşamadım mı onları? Unutmadım mı unutulmaz insanları? O süre zarfında kaçırmadım mı fırsatları? Birbirimizi kaçırmayalım. Belki de boşa diyorum sana bunları. Sen çoktan kaydın başka âlemlere. Belki de hiç birbirimizin tarzı değiliz. Tanıyamadın ki beni, ben de seni. Zaman lâzım bize zaman. Hiç uğruna unutmam seni. Uzaktaymışsın, üzüntülüymüşsün. Ya başka zamanda tanışsaydık diye düşünüp, hayıflanırım. O zaman neler yazardım buralara. Belki de aşkımızı destansı bir dille anlatırdım sana, büyük aşkımızı. Beni unutma olur mu? Unutulmak dokunuyor bana. Yeni bir aşk. Ben en çok böyle başlamadan biten aşklara üzüldüm. Tam tanıyamadım. Anlayamadım. Özümseyemedim. Elâlemin dedikleriyle yetinmek zorunda kaldım. Unuttum ve gitti. O da gidecek biliyorum. Sensiz buraları sevmiyorum. Dönüşümü erkene mi alsam. Daha altı gün buradayım. Sensiz geçen bir haftaya bir hafta daha ekle. Bensizlik nasıl acaba, hep bunu merak etmişimdir. Hiçbir zaman da soramamışımdır. Nasıl bir şey bensizlik? Bir gün anlat bana. Sen anlatmazsan bir gün o sözcükleri dinleyeceğimi biliyorum, sevgi en güzel sözcük. Ölüm kadar gerçek. Ölüm ne kadar hakikatse, sevgi de o ölçüde var bu dünyada. Gerçek sevgi er ya da geç bulur iyileri. Ben de bulacağım sevgiyi. Belki buldum da kısa süreliğine kaybettim. Zamanını bekliyorum. Göreceğim, anlayacağım. Eskisi kadar üzülemiyorum kaybedişe. Alıştım, üzüntüm çok olsa da… İnsan bir şeyle devamlı yüzleştiğinde alışır ve onun için sıradan olur ya, bu da benim için sıradan artık. Bu kaybediş. Senin suçun değil ama ağlamayacağım ardından. Kahrolmayacağım gelmezsen. Geçtim ben onları. Hep mutlu olacağım. Sen gelirsen mutluluğu paylaşacağım seninle. Senin mutluluğun ikimize yeter mi diyorsan, korkma yeter ikimize de o paylaştığımızda artacak olan mutluluk. Hayatta en çok istediğimsin. En çok hâyâlini kurduğumsun. Gelmezsen, dediklerime bakma, üzeceksin beni. Zamanla unutacağım seni, bu bir gerçek. İnsanlık böyle bir şey. Görmezsem unutuyorum ben. Sevip de söyleyemediğim gibi. Milyonlarca liran olsa, dünyanın en sağlıklı insanı olsan, yanında sevdiğin yoksa hayatta hep sıkılıyorsun. Oraya gidiyorsun olmuyor, onu yapıyorsun olmuyor. Hep sıkılıp farklı yerlerde, farklı şeyler yapmak istiyorsun, yapıyorsun da, ama olmuyor, yetmiyor, o da sıkıyor. Asıl istediğin aşk çünkü. Paradan, sağlıktan mutluluktan daha önemli çünkü bunlar aşkla güzel, aşkla bir işe yarıyor. Aşk sayesinde paran oluyor, sağlığın oluyor, mutluluğun oluyor, aşkla bunların değeri artıyor, itibarı yükseliyor, hayatın önemine varıyorsun. Eğlenmek bile üzüyor beni sensiz. Seni hâyâl ediyorum eğlenirken yanımda. Müzik dinlerken başını omuzuma koyuşunu hâyâl ediyorum. Olmuyor sensiz. Yaşam, sensiz yarım oluyor. Aldatmanın, çoklu ilişkilerin, boşvermişliğin ortasında, ben yalnız seni bekliyorum. Yaşamımı bekliyorum, gelse de tamamına erdirse diye. Gel de pazarımı pazar, tatilimi tatil, eğlencemi eğlence, mutluluğumu mutluluk, sağlığımı sağlık yap. Her şey sende. Kısa süre önce senin olduğun yerde yalnızım. İstemiyorum. Keşke seninle birlikte ben de dönseydim. Sokaklar boş. Yanım boş. Yüzüme gülümseyen yok. Senin arkandan kötü diyor arkadaşın, inanmıyorum. Sevince, yalnız bir kişiyi sevenlerdensen gel. Ben bıraktığın yerde olamayacağım. Ruhum orada ama nerede bıraktıysan beni orada. İstersek bu aşkı ömrümüz boyunca doya doya yaşarız. O gözlerini, pırıl pırıl gözlerini gülümsetmek istiyorum. Yüzünden tebessüm eksik olmasın, seni bir daha göremesem de, büyük ihtimalle de böyle olacak, benim olmazsan beddua edecek, ne hali varsa görsün, kendi tercihi diyeceklerden değilim. Çok mutlu ol çoook. Pamuk yüzün asılmasın, gülen yüzünü pek göremedim, gördüğüm anlar hep aklımda. Sen güldüğünde, benim içim gülüyordu, heyecandan içim içimi yiyordu. Mutlu ediyordun beni uzaktan. Ãimdi daha bir uzaksın. Uzaklardan aşk yürümüyor demiştin, o lafları yüzüme çarparak. Çok sevsen neden olmasın? Bir gün bir araya geleceğini hâyâl etmek zamanı alıp götürmez mi? Sonunda sevdiğine kavuşmuşsun arada bin kilometre bile olsa. İşte mutluluk, mutlu bir başlangıç. Sonun ardından başlangıç. Ãu anda yüzüne bakıp yazmak istedim. Ressam gibi, bakarak kalemi oynatmayı istedim. Karşımda sen poz vereceksin ve ben seni yazacağım…yoksun. Nasip değilmiş. Yüzünü daha şimdiden bazı anlarda hatırlayamıyorum. Resmine bakıyorum. Anımsıyorum o güzelliği, benim olmayanı. Zaman belki de en büyük suçlu. Kısıtlıydı. Yazık oldu. O zamanı iyi kullanamadık. Sen başka yerlerdeydin, aklın başka yerlerdeydi. Zaman yanlıştı. Bana daha erken ya da daha geç gelmeni istedim hep. Ãimdi burada tek başıma seni düşünüyorum. Ãarkılar, mekânlar senin ismini söylüyor. Nereye gitsem o şarkılar, nerede gözümü kapatsam göz kapaklarımın ardında sen. Sen, sen, sen… Ne umduğumu buldum, ne bulduğumu umdum… Çaresizlik içimi istilâ etti! Ne umduğumu buldum, ne bulduğumu umdum. Hiçbirisi olmadı. Bugün burada son günüm. Oniki saatten biraz daha az bir zaman sonra buraları terk edeceğim seneye kadar. On ay, onbir ay olmayacağım buralarda. Buraları özleyeceğim. Giderken hep bıraktığım yere dair çaresizliklerim olmuştum ki onlar yine beni istilâ etmekte. Çaresizlik içimi istilâ etti. Birkaç gün daha kalabilmek için neler vermezdim ama yok, kalamayacağım. Yeni gözdemin adını bile öğrenemeden gideceğim. Açgözlü oldum ben senden sonra, birbaşkası daha… Yine “sevdim de söyleyemedim” nidâları. Söyleyemiyorum ne yapayım, elimde değil. Ben sevdiğimi söyleyemiyorum kimselere. Onlar anlasın bekliyorum. Ben söylemeden karşılık versin istiyorum, olmuyor. Son gecemdeyim. Hüzün bahçesindeyim. Göğsümden boğazıma kadar hüznün ızdırâbı var içimde. Yukarı yukarı geriyor beni. Gözlerimi bulanıklaştırıyor. Hüznü seviyorum aslında. Hüznün tadı beni ağırlaştırıyor. Başka bir insan yapıyor. Etrafımda olup bitene kayıtsız kalıyorum, umursamıyorum, öyle hoşgörülü oluyorum ki. Kızmaya gerek duymuyorum, hayattan vazgeçiyorum bu anlarımda şu anda olduğu gibi. Beni çok mutlu edecek bir habere ehemmiyet vermiyorum. Her şey sıradanlaşıyor. Ne olacak ki o da olsa. Hiçbirşey olmasın bu anlarımda. Doğum, ölüm, düğün, mutluluk, hüzün, sevinç fark etmez, hepsine aynı tepkiyi veriyorum. Gülümsüyorum, geçiyorum. O anlarımı görmesin kimse. Gözlerim boş boş bakıyor. Kulaklarımdan ateş çıkıyor. Umudum kalmıyor, yine de belki diyorum inanarak. Kısmet diyorum. Gözlerimi kapattığımda, derin derin nefes aldığımda düşünüyorum, düşünüyorum, bir sonuca vardığım olmuyor. Sarhoşum çaresizlikten. Gözlerimde derman kalmadı, sızlıyor, ben kimi düşünüyorum? Öyle biri oldum ki, üç gün birinden hoşlanıyorum, üç gün birbaşkasından. Umutsuzluğun ta kendisi değil de nedir peki bu? Romantizm nerede? Çoktan ölmüş birileri için. Benim içinse dimdik ayakta. Biri olsa da romantizme boğsam diyor içim. O gün gelir mi gelmez mi, artık şüpheliyim. Eski hırsım kalmadı. Olursa olur desem de zaman zaman, aşk kapıya vurduğunda gürültü kopuyor kalp kapakçıklarımda. Sevip de söyleyememek, hem de adını bile bilmeden… Oniki ağustos cumartesi sabah erkenden kalkıp son kez senin olduğun yerlere gittim. Uzun uzun denize baktım. Senin hâyâlini seyrettim. Konuşman, seslenişin, yürüyüşün, oynayışın geldi aklıma. Oturdum sensizce. Senin şarkıların çaldı. Birinde boğazım düğümlendi. Sen bilemezsin hangisi olduğunu. Deniz kumsala vurdukça, senin görüntün göğsüme göğsüme vurdu. Daralttı içimi. Sen artık yoktun. Aynı ortamda bir daha birlikte olamayacaktık. Bitti. O günler rûya oldu. Zaman böyle bir şey. Yaşandığı anda bitiyor. Masal oluyor, yalan oluyor. Yaşanıp yaşanmamasının önemi kalmıyor. Sen yoksun ne yapayım buraları. Ben de birazdan gidiyorum buralardan. Tek ortak noktamız olan bu yerden, senden sonra ben de ayrılıyorum. Ayrılık ne kötü. Ayırdı bizi. Adına yakışanı hep yapıyor. Ben şimdi sensiz ne yaparım? Aylarca unutamayacağım seni. Senin umurunda olmayacak. Unuttun mu beni? Ben seni hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Hüzünle gülen o yüz hiç unutulur mu? Unutmayacağım elbet seni. O kimdi ya demeyeceğim asla. Ben kimseyi unutmam…yalnız…sevgim bitecek, heyecanım kalmayacak sana dair, zamanla. Unutulacaksın eğer başkasını seçersen. Ben seni seçtim onca insanın arasından. Çünkü; sen farklıydın. Hepsinin arasında fark ediliyordun, fark ediyordum seni. Gözüm sendeydi. Seni izliyordum devamlı. Farkındaydın, söylediğin gibi. Demek ki ben gözlerimle çok şey anlatabiliyormuşum gerçekten. Sözlere gerek yokmuş. Anlayan gözlerimden de anlıyormuş. Gözlerim her şeyi anlatmış ona. O da beni beğeniyormuş ama üzüntülüymüş, daha unutamamış eskileri. Hep bir engel bana. Yine bir sorun çıkıyor sevmeme. Kader benim sevmemi, sevilmemi istemiyor mu ne? Bilemiyorum. Ne güzel bir insan. Geçmişine sadık. Ona ihanet edene, o kişi lâyık olmasa da, kendi kalitesi adına aşkına saygı duyuyor, yasını tutuyor. Belki de geleceğini itiyor düşünmeden. Farkında bile olsa umurunda değil, bir şeylerin hazmedilip, yerli yerine oturması gerekiyor. Duygular ayaktayken, başka duyguları harekete geçirmek ne kadar doğru olurdu? Hak verdim ona. Saygı duydum. Benimle şimdilik mutlu olamazdı. Gitti, ne yaptı bilmiyorum. Unuttu mu unutmadı mı en çok onu merak ederken haberini aldım. Özlemiş beni. Ben de seni çok özledim. Bir gün benim olursan o yüzünü hep güldüreceğim. Elimden geleni yapacağım. Hüzün içinde neşeli olmaya çalışan yapını sevdim ben. Gururunu sevdim. O asil havanı, asaletinden ödün vermemek için yaptığın hareketleri sevdim. Seni sevdim. Saçlarını, gözlerini, giyimini, uyumunu, modernliğini, duruşunu sevdim. Ne hâyâller kurdum biliyor musun? Sen sevdiğim olacaktın, her şeyi birlikte, birbirimizi delice severek, beğenerek yapacaktık. Edecektik, olacaktık, caktık,caktık. Hep gelecek zamanın hikâyesi. Bunları geçmiş zamanda yazabilmeyi isterdim. Yine olmadı. Sen de gereken değeri veremedin. Engeller, zamanın kısıtlığıyla beraber yanlışlığı, hepsi bizi buldu. Ayrı şehirlere attın bizi, aramıza bin kilometre mesafe koydular. Sen zor dedin, olmuyor dedin uzaktan uzağa. Olurdu aslında. Neden olmasın ki? Ben bir yolunu bulurdum. Gözün arkada kalmazdı, gözüm başkasını görmezdi. Ben hep sadık aşık oldum. Ulaşamadıklarıma bile sadık kaldım. Sana da kalacağım, çünkü; kendime yapamadım o aldatmaları. İhanet olarak gördüm sevgime, öyleydi de. Sevgim geçene kadar, her şey sensin benim için. Başka yok. Geçmezse, kimse yok. Başkası yok. Onlar benim için yoklar, değersizler. Sadece sevgim var. Seni senelerce sevebilirim, sevebilirdim eskiden olsaydı. Eskisi gibi değilim. Eskisi kadar değilim. Daha çabuk unutuyorum artık. Yıllar olgunlaştırıyor beni, daha gerçekçi kılıyor. Eskiden çok üzülürdüm, artık çok hüzünleniyorum sadece. Bir şarkı belki geriyor beni. Bittiğinde eskiye dönüyorum. Ağrılar oluyor içimde. Neye yanıyorum biliyor musun yüzüne senden çok hoşlanıyorum diyemedim ya açık açık, işte beni en çok üzen bu. Bir arkadaşım seninle nefes almak istiyorum derdi sevdiğine. Ne güzel sevdiğinle birlikte olmak, nefes almak. Yanımda ol, birlikte ölelim, uzun ve güzelce, bu dünyaya örnek teşkil edecek kadar mutlu, başarılı bir hayat sürdükten sonra, sen de gelmez olma. Artık döndüm oradan. Yazın, mevsimlerin en güzelinin sonundayım. Aşkların en güzeli de bitti, gitti, başlamadan. Aşk, yaz aşkı. Benim yaz aşkım olmasın hiç. Ben üzülüyorum. Yazın gittiğim yerden dönmek bile ağlatırken beni, yaz aşkı benim neyime. Duygularım var benim, onlar gibi değilim, onlardan değilim. Sevdim mi unutamıyorum, ne yapayım elimde değil. Ruhum elvermiyor. Bağlanıyorum, ondan sonra başkası olmuyor, göremiyorum kimseyi, geri dönüşüm yok birisini beğenince. Ya o benim olacak ya da belli bir süre hiç kimse olmayacak. Ben buyum işte. Bu yüzden aşkım da yok, beni unutamayanım da. Belki de vardır nereden bileyim. Ben hep aşkı aradım durdum. Sevgiyi aradım durdum. Otobüste giderken, camdan yüzüme çarpan güzel yüzlere aşık oldum, hiç tanımadan, bilmeden. Daha başka bir şey görmeden. Yalnız güzel bir yüz. O güzel yüz uğruna acı çektim. O güzel yüz uğruna ağladım, sızladım. Ben güzellik hastasıyım. Yüz mü, güzel olacak, kitap mı, fotoğraf mı, resim mi, manzara mı, güzel olmalı. Ben severim onu. O estetiğe aşığım ben. Görüntüye aşığım. En çok da güzel bir yüze. O güzel yüzün arkasında iyi bir beyin ve iyi bir de kâlp olduğunu bilirim. Güzellikler, masum güzelliklere ben ömrümü veririm. Ben neden vazgeçemiyorum. Neden bu kadar bağlanıyorum daha tanımadan, ismini bilmeden, şuursuzca. Severken ismin ne önemi var? Bu kadar mı açım sevmeye? Nedenini bilemiyorum. Düşünüyorum, bulamıyorum, olmuyor. Vazgeçmeyi sevmiyorum. Vazgeçmek; yenilmektir. Vazgeçmek; yenilgiyi baştan kabul etmektir. Ben yenilmem. Sonuna kadar uğraşırım. Son umudumu bile kullanırım. Ondan sonra ancak vazgeçebilirim. Nitekim, genellikle de vazgeçmem. Vazgeçiş, kaybediştir. Kaybetmek istemem. Kaybetmeye katlanamam. Başkaları kabullenebilir. Sonuna kadar beklemeyi tercih ediyorum ben, çıkmayan candan umut kesilmez misali. Hiç vazgeçen ben olmadım ama hep benden vazgeçtiler. Ölesiye sevdiğim aşkım da, en sevdiğim arkadaşım da vazgeçebildi benden. Bense onlardan vazgeçemedim. Onları hep ayrı tuttum her şeyden, herkesten. Herkesin ve her durumun karşısında onlar haklıydı, onlar önemliydi, onlar tercihimdi fakat ben onların tercihi olamadım. Bana o değeri veremediler, benim verdiğim değeri. Beni tercih etmediler. Bazen isimlerini bile bilmedim, nasıl bir insan olduklarını da. Güzel bir yüze kapıldım. O yüzün gülümseyişine, bakışına sevdâlandım. Saçına parmaklarıyla yön verişine tutuldum. Makyajına, bakımına, giydiği kıyafetin ona yakışmasına aşık oldum bir güzel yüzün. Ãimdi arkama bakıyorum. Kimse değerimi bilmemiş, anlamamış. Beni, vazgeçemeyecek kadar seven çıkmamış. Oysa ben vazgeçemeyecek kadar sevdim kimi sevdiysem. Kimi sevdiysem, daha nasıl sevebilirim diye düşündüm. Aldatmadım, birisini diğerinin yerine koyarak. Hepsi ayrı birer sanattı benim için, her birine ayrı birer sevme sanatı dersi verdim. Veremediklerim de oldu. O fırsatı çok gördüler bana. Kızmadım, kendi hayat akışlarına bıraktım onları. Ãimdiyse görmek isterim ne hâldeler. O ufacık kız çocuğu nerelerde acaba? Saçına taktığı çiçeği soldurdular mı yoksa yeni çiçekler mi açtı? Yaşıyor mu hâlâ yoksa bir kazaya kurban mı gitti? Ben hep bunları düşünerek yaşadım. En çok bu üzdü beni, sevdiğimin anlarını paylaşamamak. Ağladığında yanında olamamak, saçlarını okşayamamak, büyüdüğünü, olgunlaştığını görememek, giydiği kıyafetlerin nasıl yakıştığını bilememek, yeni çiçeklerini saçına takamamak, kaza yaptıysa birlikte ölememek, eskiden kızdıklarına şimdinin olgunluğuyla nasıl gülüp geçtiğini görememek… Ben en çok benden sonra ne yaptı onu merak ettim. Ne düşündü arkamdan? Gizlice ağladı mı? Beni arayıp, sesimi duyup kapattı mı telefonu? Beni özledi mi? Ne yaptı özlediğinde? Resmime bakıp iç geçirdi mi? Mutsuzsa hayatı, keşke dedi mi hiç? Keşke demesin kimse, hele benim sevdiklerim. Onların keşkeleri bana acıyı yaşatır. Keşke pişmanlıktır, pişman olmamalı benim sevmeye değer bulduğum. Ona aldığım çiçeği başkasından almak acı vermez mi insana? Bana verirdi. Ben istemem. Bu yüzden kolay kolay vazgeçemem, hemen unutamam ya. Romantizm ne güzel bir duygudur. Romantik anlardan çok hoşlanıyorum. Romantik yemeklerden, romantik sohbetlerden, romantik sevişmelerden. Sırf bu yüzden yağmuru, kasveti seviyorum ya. Ben sevince hep yağmur yağsın istiyorum. Ãakır şakır yağsın, ince ince yağsın, bardaktan boşanırcasına yağsın. Yağmur aşkımı perçinliyor, arttırıyor. Ãu gecenin karanlığı ne güzel. Gecenin karanlığını, senin güneşli olanını seviyorum ben. Teninde güneş, yüzünde ay parlayanın beni alıp götürüyor aşka, sevgiye. Pırıl pırıl oluyorsun güneşli teninle. Cam gibi oluyorsun ay yüzünle, keskin ve saydam. Yazın sonundayız. Bu yaz da böyle geldi ve geçti. Ben aşk sarhoşu olmayı beklerken, aşk çıkmazında kalakaldım. Beğendiğim dağlara karlar yağdı desem yeridir. Artık, her zaman olan umudum tükenmek üzere. Umudu bir kenara attım. Aşk beni istemiyor, bunu çok iyi öğrendim. Beni, vazgeçemeyecek kadar seven birinin varlığına inanmıyorum artık. Keşke bir gün biri çıksaydı da vazgeçilmezi olsaydım. Hep sorun, hep uğraş dur. Milleti dinle, soğu sevdiğinden ve pişman ol. Sıcağı sıcağına neden olmaz ki? Bırakın da ben tanıyayım, bana ne sizin yargılarınızdan. Konuşmayın sevdiğim hakkında, yorum yapmayın. Kötülemeyin de, göklere de çıkarmayın. Ben seversem seveyim, nasılsa, olduğu gibi. Sizin kusur dediğiniz, benim için belki de bir ayrıcalık, üstünlüktür. Yatağımda sessizim. Ne arayan var ne soran. Kimse çıkıp da demedi bana ben seni seviyorum hem de çılgınca, her şeyinle, hatanla, günahınla, yanlışınla, yalanınla, eksik tarafınla. Ben hep dedim. Sensizlik gerçek olan tek şey sensizlik. Doğru söylüyorum, inan bana. Sensizken hiçbirşey olmuyor, hiçbirşey yaşanmıyor. Zevk yok, neşe yok, eğlence yok. Tek hakikât, sensizlik. Sensizlik ne demek? Anlatayım : sensizlik; yalnızlık, içi boş bir dünya, her şeyi tek yapmak, dans edememek, duygulanamamak, sevinememek, üzülememek. Sensizlik, yazı yazamamak, yazacak bir şey bulamamak demek. Her şey seninle var demek sensizlik. Sen olunca mutlu oluyorum. Hırsım oluyor her şeyi yapmak için. Seninle olmak ne demek peki? Bunların tam tersi demek en başta. Yeni umutlar demek, yeni buluşlar demek hayatımızın içine katacağımız. Ben seninle bulmak istiyorum yaşamı. Yaşama kattıklarını, yaşamın değerinin sen olduğunu hissetmek istiyorum. Bu yalnızlık çok sıkıcı. Sevmiyorum onu. Sevmediğim ender şeylerden birisi. Aslında seviyorum da, zaman zaman geldiğinde seviyorum. Devamlı yalnızlık yalnızlık çekilmiyor. Arasıra gelen yalnızlığı seviyorum ben. Çabuk biten, hemen biteceğini bildiğim yalnızlığı beğeniyorum. Özlüyorum onu gelmekte geçiktiğinde. Kafamı dinliyorum gelir gelmez, huzur buluyorum. Her şeyi boşveriyorum işte o zaman. Huzurun, her türlü erdemden, güzellikten daha önemli olduğunu anlıyorum. Ne yapayım huzursuz güzelliği, neşeyi, mutluluğu. Ben bir şey istemiyorum. Huzur, mutluluk, güzellik. Çok mu? Hakkımı istediğimi sanıyorum ve ben hakkımı alamamayı hazmedemiyorum. O hakkı elbet bir gün alacağım. Er ya da geç demiyorum. Geç gelen hakkı da, adaleti de ne yapayım. Artık ne hak haktır, ne de adalet adalettir geç geldiğinde. Ben aşkımı tanımak istiyorum. Onu bilmek istiyorum. Hayatımı sonlandıracağım insanın bir an önce yanımda olmasını istiyorum. Unutulmak; yok olmaktır. Unuttuğum benim için yokolmuş demektir. Aynı şekilde, beni unutanlar için de ben yokum. Onlar beni bulamazlar, ben de onları bulamam. Dünyada varsan bana ne, yoksan bana ne. Umurumda değilsin ey unuttuğum. Seni özlemiyorum, hâyâl etmiyorum. Seninle bir geleceğim yok ki. Senin cici cici giyinip karşımda durmanı beklemiyorum. Göremeyeceğim seni öyle hiçbir zaman. Gözlerim bayram yapmayacak. Bilmeyeceğim ki seni. Biryerde, benden çok uzaklarda, sessizce yaşayacaksın. Gelmeyecek sesin bana, duyamayacağım. Oralarda birileriyle yaşayacaksın. Çok mutlu olacaksın, belki de mutsuz, beni ya anımsarsın ya da aklına bile gelmem. Ben olmayacağım. Eskiden bu düşünce beni yer bitirirdi. Ona bile alıştım. Kızmayın eski aşklarınıza, hor görmeyin. Anlamaya çalışın. Her insanın bir açıklaması vardır. Her insanın nedenleri vardır. Onları öğrenmeye çalışın. Ya da boşverin onlara da uzanmayın. Saygı duyun ve unutun. Asla unutmayın ki onların da bir hayatı var. Yoklarmış gibi davranın. En iyisinin, en yenisi olduğunu unutmayın. Eksik aramayın yenide. Eksik eskide. Olmasa gider miydi, bırakır mıydı sizi beride? Gitmek istiyorum. Artık canım sıkıldı. Ne yapabilirim, ne yapmalıyım bilmiyorum. Boşluktayım. Yüreğimin götürdüğü yere gitmek istiyorum. Bilmiyorum ki nereyi istiyor. Söylemiyor bana. Benim sözümü dinlediği de yok. Buralar artık dar geliyor bana. Canımı sıkıyor. Yapmadığım şeyleri yapmak istiyorum. Değişik bir şeyler olsun yeter. Aynılık bunalttı beni. Psikolojik savaş veriyorum. Hiçbirşeyi değiştiremiyorum. Komple, köklü bir değişikliğe ihtiyacım var. Kendi içimde rönesansı gerçekleştirmem lâzım. Her şey silbaştan, tüm ayrıntılarıyla. Çok zor biliyorum. Bunu gerçekleştireceğimi de biliyorum. Hiçbirşey engel olamaz. Bu durumdan sıyrılmalı, kendimi kurtarmalıyım. Başarmak zorundayım, başaracağım. Yepyeni bir hayat beni bekliyor. Ona ulaşmalıyım. Ulaştığımda mutluluğum en tepede olacak. Sıkıntılarımdan arınacağım. Güneş daha bir parlak olacak. Akşamları ay beni seyredecek, imrenecek bende parlayan ışığa, mutluluk ışığına. Oysa çocukken hiç sıkıntı yoktu, hayat ne güzeldi. Dinle. Sana uzaklardan bakıyorum. Görmüyorum seni. Öyle görecek gönül gözleri filan yok bende. Ben yalnız gözlerimle görüyorum. İstemiyorum dersem yalan olmaz. İstemiyorum. Aşık değilim. Umurumda değil kimse. İstemiyorum kimseyi. Olursa olur, olacağı da yok. Bu işler belli olmaz tabi ki bir anda neler olur da ben bu sözlerimi yutarım. Sırılsıklam olurum. Sinirliyim herkese, her şeye. Unutmaya çalışıyorum terkedilmişliğimi, yalnızlığımı, vefasızlığını, vurdumduymazlığını insanların. Boşveriyorum bu saatten sonra. Olacağına varsın ne olacaksa. Karamsar mıyım, değilim, asla. Yorgunum. Duygusal olarak çok yorgunum. Çiçek koklayıp, güneşin altında yatıp, denizin hışırtısını dinlemek istiyorum. Ãimdi bir başka yaşıyorum hayatı. Hepinizden kurtuldum. Ne onu ne ötekini, hiçbirinizi istemiyorum. Başka başka insanlar tanıyorum. Hepinizi eşsiz zannederdim, öyle değilmiş. Sizden daha güzelleri, daha üstünleri, kültürlüleri, hırslıları varmış. Onlardan da ötesi muhakkak vardır. Artık hayatı birbaşka seviyorum. Takmıyorum kimseyi. Olursa olur. Günümü yaşıyorum. Hiçbirinizi de özlemiyorum, anmıyorum. Sonuncunuzu bile. Gönlüm artık beğeneceğim herkese açık. Onu bekliyorum. Çabucak gelse de, yıllardır hâyâlini kurduklarımızı gerçekleştirsek. Tatile çıksak, birlikte yürüsek en yağmurlu günlerde. Hadi gel aşkım. Sonsuz aşkım. Öyle seveceğim ki seni, bugüne kadar verdiğim sevgilerin toplamından çok olacak. Kıskanacaklar seni. Öylesine seveceğim ki seni, hayatımın merkezi, yaşam sebebim olacaksın. Sevgim belki seni hırpalayacak fakat alışacaksın. Gururunu okşayacak saçlarını okşayışım. Öyle bir dokunacağım ki saçlarına, gözlerin yaş dolacak, kalbin çarpacak. Ben en çok saçlarını seveceğim. Yağmurda ıslanan değil, doğal saçlarını. Yağmurda yürüyüp de saçlarının ıslanmamasını dileyeceğim. O yağmurda biz ıslandıkça saçların güneşli bir havadaymışcasına parlayacak. Seninle yeni kitaplar okuyacağız. Acımasızca eleştireceğiz. Acımasızca tartışacağız düşüncelerimizi. - Ben de seni bekliyorum aşkım. Nerede, nasıl karşılaşacağız onu bilemiyorum. Bir gün mutlaka. Seni fark edeceğim. Sen de beni fark et ne olur. Sevip de söyleyememezlik yapma sakın. Hebâ etme kısacık hayatlarımızı. Her saniyemiz birlikte olsun. Her şeyi birlikte yapalım. Birlikte gülelim, birlikte kavga edelim. Sözümüz bir olsun. Kalabalığın içinde birbirimize gözlerimizle çok şey anlatabilelim. Mum ışığında içelim, sen bana şiirler oku. Başımı göğsüne dayayayım, sen bana o çok sevdiğin Fransız romanlarının en güzel bölümlerini anlat. Emma’yı, Ãarl’ı… Hugo’nun kızı Leopoldin’e yazdığı romantik şiirleri oku özgün haliyle ve sonra Türkçe’ye çevir. Biliyorum bunların hepsini ben demeden yaparsın, seni bekliyorum. Başka sürprizlerin de olsun. Ãaşırt beni. Mektuplar yazıp bana yolla. Günde en az üç kere beni ara. Mektupların uzun uzun beni anlatsın, bana sevgini anlatsın. Ben artık huzurluyum. Mutluyum. Aradığımı buldum. Her şeyimi buldum. Allah bana hayatta ne istediysem verdi. Daha ne isterdim ki? Artık yağmurda yürüyebileceğim, rengârenk karlar yağdırabileceğim, hiçbirşeyi tek yapmayacağım. Her şeyimi seninle yapmak istiyorum, seninle nefes almak, seninle yemek yemek, içmek, seninle uyuyup, seninle uyanmak, seninle kavga edip, seninle barışmak, seninle üzülüp, seninle mutlu olmak, seni kızdırıp, senin gönlünü almak, seninle sarhoş olup seninle hiç ama hiç ayılmamak. Her şeyim seninle olsun. Seni seviyorum. Ãimdi bir başka yaşıyorum hayatı. Belki de yeni başladım hayata, hayatı yaşamaya. Gerçi hayat değil mi ki birkaç güzel an uğruna yaşadığımız. Unuttum bunların hepsini, yaşamımın her alanı güzel artık. Her ânı güzelliklerle, coşkularla, sevinçlerle, mutluluklarla dolu. İyi ki bu yüzyılda yaşamışım. Yoksa seni nasıl görürdüm. Seni görmeden bu hayatta ne yapardım? Her şey seninle pırıltılı. Her şey seninle coşkun bir deniz. Coşkun denizde daha da coşmalı, hayattan daha da farklı maneviyâtı görmek istiyorum. Bu dünyanın maneviyattan oluştuğunu, maddiyatın ne kadar zevk verse de bir yere kadar olduğunu, maneviyatın ise sonsuz bir mutluluk olduğunu biliyorum. Hayat ne güzel. Ben seninle Topkapı Sarayı’nda senin padişahın olarak yaşamak isterdim. Harem Dairesini iki kişilik hale getirip orayı Sultanımın yapardım. Ben seninle Kız Kulesi’nde yaşamak isterdim, boğazı, İstanbul’u üçyüzaltmış derece görmek isterdim senin gözlerinden. Ben seninle antik çağlarda, Eski Mısır’da, Antik Roma’da, Hititler’de, Asurlular’la, Lidyalılar’la, Sümerler’le yaşamak isterdim. Bırakırdık parayı, tekerleği, başkaları keşfetsin, biz ateşi keşfederdik. Tarih öncesi çağlarda, en ilkel toplumlarda, yazıdan önce sadece seninle yaşamak isterdim. Heykeltıraş olmak isterdim senin heykelini yapabilmek için, yazar olmak isterdim senin kitabını yazmak için, şair olup senin kafiyelerini, rediflerini dizmek. Ben ressam olmak isterdim, resmini çizmek için. Ol de olayım. Heykelini de, resmini de yaparım. En azından denerim . Benzemezse bozar bir daha denerim . İçimde bir yersin artık sen. Gözlerimsin sen. Sensiz göremem, sensiz hayattan zevk alamam. Denizimsin. Ufka baktığında sonsuz görünürler ya, sen benim sonsuz denizimsin. Sen her daim sonsuz ol, ben asla sensiz olmayayım. Bu ülkede, bu güzel şehirde, mutlu, mutlu ve mutlu olacağız. Gelecekten şüphem yok artık. Üzüntüm yok, pişmanlığım yok, ukde hiç ama hiç yok. Ne mi var? Sen varsın var. Ãekspir’in Bir Yaz Gecesi Rûyası oyunu var, bilirsin. Ondaki gibi bir sarayımız olsun, gözlerimize iksirlerimiz zaten sürülmüş, birbirimizden başkasını gördüğümüz mü var. Öyle masalsı bir ortamda, her tarafımızın bin çeşit çiçekle bezendiği bir yer hâyâl ediyorum. Her yerin rengârenk olduğu, mis gibi koktuğu, binbirinci çiçeğin sadece benim olduğu bir yer resmediyorum kafamda. Daha ne istersin, ne olur söyle, sen de hâyâl ettiklerini anlat. Bana de ki şu olsun. Bunu istiyorum. Yapmak benim için onurdur. Seninle daha neler yaparız. Baltık ülkelerine gideriz, günlerce gündüzün, günlerce gecelerin tadını çıkarırız. Hayatı dolu dolu yaşamak ister ya insan ben hayatı seninle deli dolu yaşamak istiyorum. İşimin en yoğun olduğu saatte, her şeyi bırakıp, seni bir dakikalığına görmeye gelmek istiyorum. Ben hayatı böyle yaşamak istiyorum. Hadi gel hâyâlim… bekliyorum… -son-
|