| Bilmesem... |
|
| Cumartesi, 19 Ağustos 2006 14:43 | |||
|
İçeride biten gecenin ya da başlayan sabahın solgun ışıkları. Küçük masanın üzerinde boş kahve bardakları, dolu kül tablaları, bir şeyler anlatmayı bekleyen kitaplar, ona bir şeyler anlatılmasını bekleyen köhne bilgisayar. Serin odanın tek sıcak yeri olan yorganın altına saklanmanın verdiği tatlı huzur beyne dolan huzursuz düşüncelerin yerini alalı çok olmuş. Düşünceler gerilerden birşeyler fısıldamayı sürdürüyorlar ama ben artık onları dinlemek istemiyorum. Yoruldum. Başka sesler duymak ya da artık hiçbir şey duymamak arasında bocalıyorum. Yeni bir sabahın parlak ışıklarıyla bir kez daha bütün eskimiş günleri silmesine az zaman kaldı. Işıkları karşılamaya hazırlıyorum kendimi. Kafamdan gün boyu yapacaklarım geçiyor. Gün boyu yapmak zorunda olduklarım. Gün boyu yapmak istediklerim. Sonra bunlar birbirine karışıyor. Hangilerini istiyorum, hangilerini yapmak zorundayım. Yüzler beliriyor beynimin içinde. Sevimli, güzel, öfkeli, üzgün, heyecanlı, neşeli yüzler. Hepsi de öyle tanıdık ki. Seslerini duyuyorum. Birşeyler yapmaya çağıran seslerini. Çağrıların hepsine cevap vermek gerek. Sesler birbirine karışıyor, ne dediklerini anlamadığım tek bir haykırışa dönüyor ve bir anda hepsi kesiliyor. Kimse beni birşey yapmaya çağırmıyor. Peki ben ne yapacağım şimdi. Kendi sesimi duymaya çalışıyorum. Bir çağrı gelmeli bir yerlerden yoksa ne yapacağımı bilemem ki. Kendi sesimi tanımıyorum. Herhalde deminki seslerden biri de benim kendi sesimdi, şimdi o da susmuş. Kulak kesilip dinlemeye başladığımda yalnızca sessizlik doluyor içime. Anlaşılan susma zamanı. Sustum öyleyse. Kulaklarım kapandı. Ardından gözlerim. Artık ışık da kalmadı. Karanlık bir sessizlik var yalnızca. Sessizlikle giderek derinleşen bir karanlık. Karanlığı sevmedim. Sessiz de olsa ışık daha iyi. Kirpiklerimi aralayınca içeri dolan gri ışıkların sesini dinlemek daha güzel. Gri ışıklar beni uyumaya çağırıyorlar. Duymak istediğim çağrı geldi nihayet. Gri ışıklar ‘Uyu!’ diye sesleniyorlar. Ama bu çağrıyı yanıtlamak ne kadar da zormuş meğer. Uyumak için gözlerimi kapatmam gerek. O zaman da karanlıkta hiçbir şey duyamaz oluyorum. Uykunun tatlı fısıltılarını duymak için gözlerimi iyice açıp tavana dikiyorum. Tavandan sarkan ampulün üzerindeki minicik yazıları bile okuyabilecek kadar keskin şimdi gözlerim. İstediğim her şeyi görebilirim. Görmek istediğim şeyler var gerçekten de. Ama hiçbiri bu odanın içinde değil şu anda. Uykuya susamış gözlerim duvardaki resme takıldığında aklımdan ya da dudaklarımdan odanın içinde yankılanan bir istek döküldü. ‘Ãimdi orada olmak vardı!’ Ve bunu der demez, ya da düşünür düşünmez kendimi orada buluverdim. Çevreyi sahile vuran dalgaların uzak gürlemeleri doldurdu, saçlarımı uçuşturan nemli ve serin rüzgarın yakamdan içeri girmesiyle ürperdim. Ayağımın altındaki kaygan toprak hiç durmadan yağan yağmurdan neredeyse beni içine alıverecekmişçesine yumuşamıştı. Sararmış eğreltiler ve yeşili iri damlalarla bilenmiş otlar arasından ışıklı, ıslak bir kırmızılık yayılıyordu topraktan. Dik yamaçtan süzülerek inen beyaz bir martı bir an görünüp aşağılardaki ağaçların arkasında gözden kayboldu. Ağaçların da altında kayalar vardı. Üzerlerine çarpan köpüklü dalgalarla yıkanan girintili çıkıntılı, kapkara kayalar. Kayalara ancak denizden ulaşılabilirdi. Buradan inmeyi denemiştim bir gün; ama yamacın yarısına kadar indikten sonra vazgeçmiştim. Kayaları tepeden seyretmek de güzeldi. Yanlarına ulaşmaksa alabildiğine zordu. Birgün, çok özel bir gün, ya da çok sıradan bir gün oraya ineceğimi biliyordum. Ama o çok sıradan ya da çok özel gün henüz gelmemişti. Yapılacak güzel şeylerin birazını geleceğe saklamak iyidir. Kayalara kadar inmek de böylece saklanmış işlerden biriydi. Durduğum yerden kayalar görünmüyordu ama dalgaların sesi olmasa da onların orada olduklarını biliyordum. Çamurlara bata çıka biraz ilerledim, sararmış eğrelti yığınlarının arasına girdim. Eğreltiler ayaklarımın altında ezildikçe ıslak, tatlı bir küf kokusu yayılıyordu havaya. Eğreltilerin arasına çömeldim, kokularını derin derin içime çektim. Başım dönmeye başladı, yere uzandım. Sarı yapraklardan bir çerçevenin arasından bana bakan kurşun rengi bir gökyüzü vardı karşımda. Telaşla sağa sola uçuşan tül gibi bulutlardan yüzüme kocaman damlalar dökülüyordu. Toprağa, otlara, yapraklara çarpan damlaları dinlerken artık dalgaları duymaz olmuştum. Küçük tıpırtılar kapladı her yanı. Yağmur beni de yıkadı, pırıl pırıl oldum. Taze, serin, ıslak bir uykuya daldım. Tıpırtıları dinleye dinleye böyle saatlerce, belki de ömrümün sonuna kadar uyuyabilirdim. Ama öyle olmadı. Başka bir ses daha gelmeye başlamıştı. Bana doğru yaklaşan bir sesti bu. Uykumun içine girdi, önce kulaklarımı sonra gözlerimi açtı. Yerimde doğruldum, dinlemeye başladım. Üşüyordum. Isınmak için ayağa kalkıp hareket etmek istiyordum ama kıpırdamadım. Bana yaklaşan sesin ne olduğunu anlamam gerekiyordu. Yaprak hışırtıları, çamurlu topraktaki suyun sağa sola sıçrayışı bir süre sonra ayak seslerine dönüştü. Biri geliyordu. Gelebilirdi elbette. Eninde sonunda isteyen herkesin gelebileceği bir yerdi burası. Ama gelen her kimse beni böyle eğreltilerin arasında, çamurlara bulanmış bir halde görmesine de pek meraklı değildim. Ağaçların arasına doğru çekildim. Ses çıkarmamaya çalışarak yamaca doğru yöneldim. Biraz gittikten sonra durup çevremi dinledim. Ayak seslerinin uzaklaşmasını bekliyordum geri dönmek için. Ama sesler hâlâ yaklaşıyordu. Ne demek oluyordu bu? Buradan aşağıya yol yoktu ki. Olsaydı ben bilirdim. Yamacın ortasına kadar inmiştim ya daha önce. Kararsız kaldım. Geri dönebilir, gelen her kimse ona aldırmadan yanından geçip gidebilirdim. Yağmurun çamurun arasında beni görse bile fark etmezdi belki. Ama ayaklarım beni yamaçtan aşağı götürmeye başlamıştı. Neredeyse kaçıyordum. Aslında kaçmıyordum. Canım zaten oraya doğru yürümek istiyordu. Ayak seslerini bahane etmiştim yalnızca. İniş giderek zorlaştıkça ben de yavaşlıyordum ama durmak hiç aklıma gelmiyordu. Hem ayak sesleri de peşimdeydi yine. Ben yavaşladığım için aramızdaki açıklık azalmaya başlamıştı. Bir süre sonra neredeyse yanıbaşımda duyar oldum adımları. Başımı çevirip baksam kim olduğunu görebilecektim. Çevirmedim. Küçücük kayalara, cılız çalılara tutunarak inmeye çabalıyordum, başka bir şey görecek halim yoktu. Bir el uzanıp omuzumdan yakaladığında da çevirmedim başımı. ‘Nereye gidiyorsun?’ diyen zayıf sesi duyduğumda da. Ne kadar saçma bir soruydu bu. Nereye gittiğim belli değil miydi? Aşağıda köpüklü dalgalarla yıkanan simsiyah kayaları görmüyor muydu? Buradan başka nereye gidilebilirdi ki? Hafifçe silkinip omuzumu yakalayan elden kurtulmaya çalıştım. Böylece beni rahat bırakması gerektiğini anlattığımı düşünüyordum. Ama bir işe yaramadı. Bu kez de kolumu yakaladı, hem de sımsıkı. Çırpınıp kolumu çekmeye çalıştım. Bu da bir işe yaramadı. Zaten yaramayacağını biliyordum. En soğuk yüzümü takınıp ona döndüm ve sert bir sesle ‘Sen kim oluyorsun da bana karışıyorsun?’ dedim. Öfkeli bakışlarımı kolumu yakalayan ele çevirdim. Gözlerim bir süre kolumda duran ince, beyaz parmaklara takılı kaldı. Ardından kırmızı kazaklı bir kol, narin bir omuz, omuzun üzerinde iri, yusyuvarlak gözlerini bana dikmiş, kıvır kıvır saçlı sevimli bir başa kadar ilerledi bakışlarım. Boyu ancak omuzuma geliyordu. İnce kazağı sırılsıklamdı, ıslak bukleleri alnına, ensesine yapışmıştı. Kocaman botları ve pantolonu çamur içindeydi. Bu kez soru sorma sırası bana gelmişti. Uzanıp onun boştaki kolunu yakaladım. ‘Sen ne arıyorsun burada?’ Sesimi duyunca nedense sevinmişti. Gülümsedi. ‘Sana yetişmeye çalışıyordum. Kayalara inmek istiyorsan böyle gitme.’ Kayalara inmek istediğimi de nereden çıkarmıştı. Ben yalnızca öylesine dolaşıyordum. Bir dakika, ‘kayalara inmek istiyorsan böyle gitme’ de ne demekti? Böyle gitmeyip nasıl gitmem gerekiyordu. Bildiği bir yol mu vardı? O da benimle gelmeyi mi istiyordu yoksa. Bütün bunları kendi kendime mi düşünmüştüm yoksa bir şeyler mi homurdanmıştım bilmiyorum ama en azından büyük bir merakla ona baktığımı biliyorum. Belki de yalnızca bu bakışlarımdan anlamıştı ne düşündüğümü. ‘Buradan yol yok. Bak, şu çalıların arkası dimdik uçurum. O tarafa doğru bir kaç adım atsaydık aşağı yuvarlanabilirdik.’ Yuvarlak gözlerini yüzüme dikti, görünüşünden hiç beklenmeyecek ciddi bir sesle ekledi. ‘Kayalara varmadan paramparça olurduk belki.’ Korkmuştum birazcık. Durakladım. Ona teşekkür mü etmeliydim şimdi? Gerçekten aşağı yuvarlanabilirdim. ‘... paramparça olurduk belki’ demişti. ‘Belki...’ Yani kesin değil. Ama yine de... Hem niye biz? O da mı benimle gelmek istiyordu? Kararsız bir şekilde ona bakıyordum. Benim konuşmamı, bir şeyler söylememi bekler gibiydi. Uysal bir beklentiyle parlayan gözleri yüzüme dikiliydi. Tam o sırada biraz ilerimizde gökyüzünde ışıktan dev bir ağaç gibi bir şimşek çakıp denizin içine daldı. Hemen ardından gelen gürlemeyle ayağımın altındaki toprağın sarsıldığını hissettim. İrkilmiştim. Onu da yakalayıp bir kaç adım geri çekildim. Biraz önce benim yaptığım gibi hafif bir silkinişle elimden kurtulmaya çalışınca bu kez de ben sımsıkı yakaladım. Kolunu bu kadar sıkmama gerek olmadığını biliyordum aslında. Kaçmaya niyeti yoktu, zaten öyle dirençsizdi ki istese de kaçamazdı. Elimi gevşettiğimde yuvarlak gözlerindeki ışık bir an solar gibi oldu ama hemen ardından neşeli bir kahkaha attı. Sonra eliyle geldiğimiz yönü gösterdi. ‘İstersen gel, geri dönelim.’ Rehberim önde, ben arkada çalılara tutuna tutuna yeniden yukarı tırmandık. Eğrelti yığınlarının yanına geldiğimizde ikimiz de soluk soluğa kalmıştık. Biraz önce aralarında uykuya daldığım eğreltilerin üzerine attık kendimizi. Yağmur hafiflemişti. Bulutların arasından güneşin ince okları yağıyordu şimdi. Uzaklarda solgun bir gökkuşağı belirmişti. Yorgun rehberim dalgın bir sesle, mırıldanır gibi ‘Eğer istersen...’ ile başlayan bir şeyler söyledi. Ne dediğini duyamamıştım. Doğrulup yüzüne baktım. Bana bakmıyordu. Gözleri biraz ilerideki ağacın dallarında kalan tek tük kuru yaprakta dolaşıyordu. ‘Neyi istersem?’ diye sordum. Yattığı yerden kafasını kaldırdı. ‘Neyi istediğini ben ne bileyim. Bunu bana mı soruyorsun?’ dedi biraz hırçın bir sesle. ‘Buraya gelmek istedin. Geldin. Kayaları görmek istedin. Gördün. Bildiğin yoldan gitmek istedin. Gittin. Bilmediğin yolu denemek isteseydin denerdin. Kayalara inmek isteseydin inerdin. Ben de inerdim seninle. Ne istediğini bilmek isteseydin bilirdin.’ Hırçınlığına bir anlam verememiştim. ‘İyi ama ben uyuyordum. Sen gelip uyandırdın beni. Ne işin vardı burada?’ Hırçınlığı geçmişti, yeniden gülüyordu. ‘Senin burada olduğunu bilmiyordum, öylesine dolaşıyordum. Buraların bir parçası sayılırım ben. Hep dolaşırım buralarda. Ama yamaçtan aşağı kadar hiç inmedim şimdiye kadar. Kayaların yanına hiç gitmedim. Tıpkı senin gibi. Birlikte inebiliriz diye düşünmüştüm.’ Sustu. Güneş giderek daha çok parlıyordu. Gözlerim kamaşıyor, çevremi zorlukla seçiyordum. Son duyduğum sözler ‘Eğer istersen...’ oldu. Sonra gözlerimi açtım. Pencerenin açık perdesinden içeri dolan güneşle kamaşan gözlerim yatağın karşısındaki sarı duvarda dolaşıyordu. Duvarda dağlardan, denizlerden, gökyüzünden aşırılmış küçük bir parça vardı. Dağlardan, denizlerden, gökyüzünden kendime ait gördüğüm bir parçayı çalmıştım. Yanılmışım. O parça bana ait değildi. Olsa olsa ben ondan bir parça olabilirdim. İsteseydim... Yorganı aralayınca içeri dolan serinlik ürperticiydi. Odanın içinde yalnızca danseden güneş ışıkları kalmıştı şimdi. Işıklar elimi tutup beni yataktan kaldırdılar. Gözlerimi tutsak eden ışıkların geldiği yere yürüdüm sarsak adımlarla. Pencereden dışarı baktım. Sokakta insanlar vardı. Hepsi kendi yollarında yürüyen insanlar. Pencereden onlara baktığımı görmüyorlardı. Pencerelerden onlara bakanları görecek durumda değillerdi. Gitmeleri gereken yerler, görmeleri gereken insanlar, yanıtlamaları gereken çağrılar vardı. Bana bakmıyorlardı, beni görmüyorlardı ama beni de yanlarına çağırdıklarını duyabiliyordum. Gözlerimi onlardan ayıramıyordum. Onların arasına karışmak, içlerinden biri olmak ne güzel olurdu kimbilir. Kim bilir? Ben bilirim. Beni çağıranları tanıyorum. Onların beni tanıdıkları kadar iyi tanıyorum hepsini. Nereye gittiklerini biliyorum. Ben de gidebilirim oraya. Gitmeyi denemişliğim var zaten. Arkamda sarı duvarlı oda, önümde sokağa bakan pencere. Sarı duvarlardan birinde dağlardan, denizlerden, gökyüzünden aşırılmış bir parçam, dışarıda insanlar, insanlarım. Geliyorum diye haykırmak istiyorum. Beni çağıran bütün sesleri yanıtlamak istiyorum. Ama yüzümü ne yana döneceğimi bilmiyorum. Ne yana dönmek istediğimi biliyor muyum? Ne istediğimi bilmek istiyor muyum? Bilmek zorunda mıyım? Deniz Canefe
|




